Psikolojik filmler

otobüste çişimin gelmesi anım

2020.11.02 14:32 21211232 otobüste çişimin gelmesi anım

biraz uzun haberiniz olsun. hadin iyi okumalar.
Uzun yolculukları oldum olası sevmem, özellikle otobüste olanlarını. Sanki birkaç saatliğine hapse mahkum edilmişsin gibi gelir bana, cezanı da otobüs hapishanesinde çekmek zorundasın.
Sevmememin birçok nedeni var: dar alanda nefes alamamam, çok fazla sigara içen biri olarak istediğim zaman bir tane tellendirememem, rahatsız bacak sendromundan bihayli muzdarip olduğumdan kendimi olduğumdan daha dar bir yerde sıkışmış hissetmem…
Bu yolculukları gece karanlığında geçirmekten olabildiğince kaçınırım. Zaten hareket halinde bir vasıtada uyuyabilmem mümkün değil, bunun yanında gece olunca ortaya çıkan kelimelerle anlatamayacağım bazı psikolojik problemleri de bünyemde fazlasıyla barındırıyorum. Bundan dolayı otobüste geçirdiğim mahkumiyet zamanımı olabildiğince gündüz ışığında geçirmeye çaba gösteririm.
Otobüste geçirdiğim zamanın yaklaşık yarısını kitap okumakla, diğer kısımlarını da sosyal medyada dolaşıp, otobüs firmasının bize sunduğu olanaklardan ( bilindiği gibi günümüz otobüslerin çoğunda koltukların arkasına montelenmiş oldukça kalitesiz ekranlarda ulusal kanalları izleyebilir, muhtemelen telifi ödenmeyen düşük kaliteli filmlere bakabilir, birkaç dandik oyunla zamanınızı öldürebilir ya da kayıtlı bulunan müziklerden zevkinize uyan birkaç tane bulunuyorsa ve müzik dinlemeye değer veren insanlar gibi kulaklığınız da yeterli kalitede performans sağlıyorsa hiç değilse biraz daha kaliteli zaman öldürebilirsiniz. Gerçi bunun için de çoğumuzda Spotify mevcut olduğundan bu dandik ekranla işimiz olmuyor.) bazılarıyla zamanımı heba ediyorum. Geçireceğim yolculuk süresinin yarısında bitirebileceğim bir roman bulurum. Bence bu yolculukta okunmaya başlanan bir roman o yolculukta bitirilmelidir. Belki bir psikoloğa bu durumu açsam tıpta bunun isminin telaffuz edemeyeceğim bir şey olduğunu söyler ama ben o kitabı bitiremeyeceksem o yolculukta o kitabın kapağını açmam.
Geçen gün yine bir otobüs mahkumiyetindeyken başıma gelenleri anlatmak istiyorum. Bu mahkumiyet okulumun bulunduğu Çanakkale’den ailemle yaşadığım Denizli’ye uzanan bir yolculuktu. Önceki gün valizimi hazırlamış, yolculuğumda zamanımın hatırı sayılır bir kısmında bana eşlik edecek bir kitabı seçmeye koyulmuştum. Öncelikle kitaplığımdakilerden daha önce okuduklarımı eledim, sonra o yolculukta bitiremeyeceklerimi eledim daha sonra da kalakalan birkaç kitap içinden Franz Kafka’nın Dava’sını alıp benimle beraber otobüsün içinde yolculuk edecek sırt çantama yerleştirdim. Sonraki gün koltuğuma yerleşip vücudumun yadırgadığı deri alana alışana kadar çantamdan çıkarmadım.
Otobüste en sevdiğim koltuk upuzun koridorun en sonundaki tekli koltuk. Bu koltuğu hemen hemen her yolculuğumda boş bulurum. İnsanların daha çok öndeki koltukları tercih ettiklerine bihayli şahit oldum. Nedeni, belki psikolojik olarak kendilerini daha iyi hissetmek olabilir ama aynı yere giden onlarca koltuk içinden benim canım 47 numaram (bazen 51 olabiliyor) neden bu kadar çok dışlanıyor anlamış değilim. Çok daha ön koltuklardan yolculuk seyri daha iyi olabiliyor belki (Her seferinde internet sitesi üzerinden baktığımda sadece 1 koltuk satılmışsa o koltuk kesinlikle 1 numara oluyordu, daha kalabalık paylaşımlarda 1 numaranın boş olma olasılığını siz hayal edin. Bir keresinde ilk defa 1 numaralı koltuğu boş bulmuş önce şaşırmış sonra da meraktan almıştım. Yirmiden fazla koltuk doluydu ama 1 numara boştu. Muhtemelen sonradan iptal edilen bir bilet yol açmıştı bu şaşkınlığıma. Yolculuğumun çoğunu kocaman bir ekranda olabildiğince HD kaliteden dağları, bayırları, yüzlerce arabayla tıkanan yolları izledim.) ama arkalara doğru bunun pek farklılık gösterdiğini sanmıyorum (Psikolojiden anlayan varsa burada bana yardımcı olabilir).
Yolculuğuma gelecek olursak, final dönemi sonrası otobüsler ne kadar doluysa o kadar dolu olan bir otobüste yolculuğa başladım. Kitabımı elime alıp önce sıkıla sıkıla, yerime iyice alışınca da kitaba dala dala okumaya başladım. Yaklaşık 60 sayfa kadar ilerlemiştim, bu süre zarfında muavin tarafından iki defa sulanarak, bir defa da nescafelenerek yolculuktan önce itinayla boşalttığım mesanemin alarm vermesiyle panik haline girmiştim. İlk başta sakinliğimi koruyabildim, ne de olsa bir buçuk saattir yoldaydık ve yaklaşık yarım saat içinde mola verilecekti, ben de olabildiğince hızlı bir şekilde otobüsten kendimi atıp, bir lirayla turnikeden geçerek en yakın pisuvara uğrayarak içinde bulunduğum sıkıntıdan kendimi kurtaracaktım. Bu avuntuyla bir süre bekledim. Otobüs bir otogara girmek için burnunu çevirince yavaştan hazırlandım ama otobüsün içinde karıncalı bir hoparlör sesi yankılandı: “Sayın yolcularımız, otobüsümüz X otogarına girmek üzeredir, lütfen yerlerinizden ayrılmayın. Bir yolcu alınıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz, geçirdiğimiz rötar yüzünden maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir.” Muavin muhtemelen bu sözlere yaklaşık on saniyesini harcadı ama “maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir” kısmı dakikalarca kafamda söylenip durdu. “Neyse” dedim, “Biraz daha sıkarım kendimi, bir dahakine çok kalmamış olsa gerek”. Ama maalesef düşündüğüm gibi gitmedi.
Otogardan çıkıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik ama nasıl devam ettik, anlatamam. Saate göre yarım saat geçti, bana sorsalar en azından bir yarım gün daha devam ettik derdim. Daha fazla dayanamayacaktım, bu işe bir son verilmesi gerekliydi. Yoksa 93ten beri kusmama rekorum elimden kayıp gidebilirdi. (Aslında 97, 93 doğumluyum zaten ama HIMYMdan Ted’e bir selam çakayım dedim.)
Sadece bacaklarımı kavrayan emniyet kemerini çıkardım (yeri gelmişken, emniyet kemeri takmayı ihmal etmeyin), sağ dirseğimi dayadığım kolçağı yukarı kaldırıp aşağı indirerek kapalı konuma getirdim, ani hareketlerden kaçınarak ufak adımlarda koltuğumdan sıyrılıp bana sırat köprüsü gibi gelen koridorun taa en ucundan muavinle şoförün bulunduğu alana bakmaya çalıştım. Bakın bakamadım, bakmaya çalıştım. Hani filmlerde klişe bir sahne vardır ya, yükseklik korkusu olan biri çok yüksek bir yerden baktığında görüntü uzar da uzar, yüksekliği bir anda 2x, 3x şeklinde algılar, ahan da işte o koridor bana tam da öyle geldi. “Bu yüzden diğer insanlar arka koltuğu pek tercih etmiyor olabilir” diye düşündüm, koridoru geçebilmek için “Yapacak bir şey yok Abdurrahman, o yolun sonuna gitmezsen başka yolun sonuna gidebilirsin, 93tenen beri…” diyerek kendime mecal kazandırdım, koltuklara ellerimi dayaya dayaya, ufak adımcıklar ata ata, yeri geldi bazı yolcuların desteğiyle bana birkaç gün gibi gelen kısa bir süre zarfından sonra hedefime ulaştım. İnsanlar da nasıl bakıyor, tasvir bile edemem. İçlerinden “sakat herhalde” ya da “napıyor bu a…” dediklerine yemin edebilirim.
Neyse, güç bela vardım hedefime. Kendimi olimpiyatlarda kazanamamış ama hiç değilse parkuru tamamlama şerefine ulaşmış bir atlet gibi hissediyordum. Ufak ufak eğilerek arkasında durduğumdan haberi olmayıp şoförle hararetli bir şekilde üst komşusunun dedikodusunu yapan muavinin omzuna hafifçe dokundum, muavin arkasını sakince döndü ve sadece gözleriyle “Ne istiyorsun?” diye sordu. Ben de sanki sesimi yüksek çıkarırsam arkamda bulunan yaklaşık kırk kişinin gözü önünde bir çocuktan ziyade aklı melekeleri yerinde olmayan yirmili yaşlarında bir mahluk gibi görüneceğim korkusuyla kısık sesle şöyle dedim: “Affedersiniz, genelde haddim olmaz ama genelden daha fazla sıkıştığım için ne zaman ihtiyaç molası verebileceğimizi öğrenebilir miyim?” Muavin daha cevap vermeden aklımdan türlü türlü hem beni hem de mesanemi mutlu edecek cevaplar geçirdim. “Hemen önümüzdeki petrol istasyonunda duracağız beyefendi” ya da “Birazdan X otogarına” ya da “X dinlenme tesisine gireceğiz beyefendi” ya da “hemen duralım, yol kenarında ihtiyacınızı karşılayın” gibi. Şimdiye kadar ya pisuvara, ya tuvalete ya da altıma işemişliğim olan bana şu son cevap bile çok fazla mutluluk kazandırabilirdi. Ama zalimlikten payına düşenden fazlasını alan muavin bana “Beyefendi, oldukça fazla rötar yaşadığımız için İzmir’e kadar yolculuğumuz hiç mola verilmeden devam edecektir” anlamına gelen birkaç Anadolu şivesinden sözcük gevelemesiyle benim şartellerimin kontrolünü kaybetmem bir oldu. Önce kendimi olabildiğince sakin tutmaya çalışsam da kontrolü elinden düşürdüm, muavinin karşısına hakkettiği derecede korkunç bir canavara dönüştüm. Başladım bağırmaya. “NE DEMEK HİÇ MOLA YOK, İNSANLARIN MOLAYA İHTİYAÇ DUYABİLECEĞİNİ HİÇ Mİ İDRAK EDEMİYORSUNUZ, DAHA İZMİR’E VARMAMIZA 3 SAATTEN FAZLA ZAMAN VAR. BENİM DAHA FAZLA ÇİŞİMİ İÇİMDE TUTMAYA MECALİM FALAN KALMADI” anlamlarına getirebileceğimiz oldukça küfürlü ve kimseye yakıştıramadığım pis bir söylem ağzımdan uçtuuu gitti. Sonra da ekledim: “SİZ ÖNÜMÜZE ÇIKAN İLK İSTASYONDA DURDUNUZ DURDUNUZ, YOKSA YEMİN EDİYORUM ÇIKARIP BURADA İŞEYECEM. 20 YILDAN FAZLADIR İÇİNDE BULUNMADIĞIM BİR DURUMA BENİ SOKAMAZSINIZ” dememle muavin bir yumuşadı bir yumuşadı, o an yapılabilse aynı bir pamuk şekeri gibi top top edilip avucunuza alabilirdiniz. (Bu yumuşamanın kaynağında insana olan saygıdan çok işini kaybetme korkusu yattığınız biliyorum. Ekmeğimizi kazanmak için sizinle hiçbir alakası olmayan bir olay yüzünden benim gibi şerefsizlik yapan bazı insanlara katlanmak, alttan almak zorunda kalabiliyoruz.) “tabi efendim, biz sizin mağdur olmanızı hiç ister miyiz. Önümüze çıkan sözleşmemizin olduğu ilk istasyonda durur, yolcuların ihtiyacını karşılamasına izin verebiliriz” dedi.
Sakinlemiştim, kısa bir süre içinde mesanemin de sakinleşeceği mesajını alarak en az muavin kadar yumuşamıştım. Öncelikle ettiğim kaba sözler için özür dilemiş, muavinden oldukça nahif bir sesle yan koltuğa geçebilmesinin mümkün olup olmadığını sormuştum. Bu beden o koridoru bir daha yürüyebilecek dinçlikte değildi. Arkaya doğru bakmak bile korkunçtu. Sanki arkada yıllardır aç bırakılmış bir canavar var, ben oraya gidersem açlığını benimle giderecekmiş gibi hissediyordum. Ya da daha kötüsü…
Muavin yan koltuğa geçti, ben de onun yanında oturdum, bekledik petrol istasyonuna varmayı. Bekleyiş sürdükçe sürdü, yol üstünde yarım saat içerisinde karşılaşılabilecek her istasyonla karşılaşmış, sanki bize layık değilmiş gibi hepsini pas geçmiştik. Bir ara şoför birine yanaşmaya yeltendi, kalbim platonik aşkıyla ummadık bir yolda karşılaşan bir liseli gibi atmaya başladı. Sonra da şoför sanki o istasyonu beğenmedi de ona da dumanını koklattıktan sonra otobüsü tekrar yola alıp var gücüyle yoluna devam etti. O platonik liseli çocuğun o kızın aşık olduğu kız olmadığını fark ettiği anda içinde bulunduğu hüzün bendeki hüznün yanında devede kulak. Bacaklarımı olabildiğince birbirine yaklaştırdım, biraz daha çaba harcasan iki bacağım tek bacak haline gelecek. Artık titremeye başlamıştım, yavaştan muavine dönerek istemeden bir gülümsemeyle “Bu firma, hangi petrol firmalarıyla anlaşmalı?” diye sordum. Birkaç tane isim saymasıyla benim şartellerin kontrolünü tekrar kaybetmem bir oldu. “BE A… KO…LARIM, SABAHTAN BERİDİR KAÇ TANE O FİRMALARIN ÖNÜNDEN GEÇTİK. SİZ BENİMLE DALGA MI GEÇİYONUZ LAN, ÖNÜMÜZDEKİ İLK FİRMADA DURMAZSANIZ” diye bağırdım, tekrar “ahan da buraya işerim” kartımı devreye soktum. Bu problemin sorumlusu belki muavin değil ama muavine işte tam da böyle durumlara göğüs germesi için de maaş veriliyor. (Özür dilerim muavin kardeş, içine düştüğüm durum bana bunları söyletti. Normalde melek gibi insanımdır.) “Tamam efendim, ilk istasyonda duracağız, söz veriyoruz” diye gevelediler de gevelediler. Baktım, taa ufuklarda bir istasyonun tabelası görünüyor. İşte o an bir miçonun bağırdığı gibi “KARA GÖRÜNDÜÜÜÜÜ” diye bağırasım geldi, ama mutluluktan ağlıyor, bağıramıyorum.
Otobüs nazlı nazlı yol kenarına yanaşırken “beş dakika ihtiyaç molası” anonsunu duyduktan sonra dörtlüleri yakıp yolun kenarında durdu. Çünkü istasyonla sözleşme yokmuş, girmeleri yasakmış. “Beni bağlamaz abi, ben sözleşmeniz olmayan istasyonda da işerim” demek isterdim. Hemen ayağa kalktım, madalya almaya hazırlanan bir sporcu gibi ödülümün gelmesini bekledim. Kapı açılır açılmaz karaya ilk ben ayak bastım. Sanki Neil Armstrong’un attığı adım, benim attığım adımın yanında hiçbir şey. Oysa ki yarım ayak boyunda adımlarla yürüyorum, biraz daha açarsam zihnimde Keban Barajı’nın kapıları açılıyor. Küçük küçük alışveriş mağazasına yürüyorum ama otobüsten sanki bir zombi sürüsü indi de ilerdeki tek canlı belirtisine hücum ediyorlar, bense bacakları olmayıp da kollarımla sürünen zombi gibi geride kalıyorum. Lanet olasıca mağazaya çok uzakta durmuşuz, gitdikçe varamıyorum. Zor bela hedefime ulaştım.
Otomatik kapının önüne geldim. Boyum oldukça kısa, kısa boylular iyi bilir otomatik kapılar kendilerini düşük insan sınıfına koyuyor gibi inatla geç açılır. Ama bu kapı halime acımış gibi hemen açıldı. Birkaç damla göz yaşı da bu yüzden aktı yanaklarıma. Girdim içeri, koridorların sonuna yürüyorum ama yürüyorum da yürüyorum. Bakmadığım yer yok, üstünde WC yazmayan bir kapı bile yok. Küçük adımlarla kasaya kadar ilerledim (bu adımlar her seferinde bir ayağımı öbür ayağımın ancak yarım ayak geçecek kadar) kasiyer hemen müşteri sanıp döndü bana. Hiç vakit kaybetmeden tuvaletin yerini sordum. Bana sorsalar ki ‘Ben seni arkadaş olarak görüyorum’dan daha acı söz varmı, aha bu kasiyerin verdiği cevabı veririm. “Beyefendi siz yanlış gelmişsiniz, burası özel bir mağaza, istasyonun mağazası hemen yan dükkan. ORADA TUVALET VAR” Yemin ediyorum kendimi evladını körolasıca kartallara kaptırmış “Boş Beşik”teki Fatma Girik gibi hissediyordum. O benim kadar üzülmüş müdür, tartışılır.
Bütün dünyam başıma yıkılmıştı. 93ten beri yapmadığım bir şeyi yapacaktım, hem de ağlaya ağlaya. Ufak bir umutla istasyonuz mağazasına ilerlemeye başladım, o anki umudumu bir milyonla çarpsan sonuç yine sıfır çıkardı. Çünkü yaklaşık 40 tane zombi kılıklı yolcu otobüsten inmişti ve görünürde kimse yoktu. İçerisinde tuvalet barındıran mağazaya ulaşmak için de bir yarım günümü harcadım. Muhtemelen az ilerimde gördüğün otomatik kapının kapanmasını engelleyen insan kuyruğunun ucu benim hayallerime varıyordu. Ben bunu göre göre içeri aynı ufak adımlarımla girdim, belki baştaki kişiden rica etsem, olmadı fakir bir öğrencinin verebileceği en yüksek rüşveti versem yerini bana verebilir ya da satabilirdi. İlerledikçe ilerledim, kuyruğun başına varmam bihayli zaman aldı. İki tane kuyruk oluşmuştu. Birinde ayakta işeyebilecek olanlar, diğerinde de çömelmek zorunda kalanlar. Ayakta işeyecek bir sonraki kişi muavindi. Şerefsiz muavin. Birden sinirlendim, “lan” dedim içimden “madem hepinizin işemesi lazımdı, niye bana destek çıkmadınız, niye daha erken otobüsün durmasını sağlamadınız. Şerefsiz şoför mü lan şu?” Sonra bir şey dikkatimi çekti. O şey sanki bulutların içinde arkasından ilahi şulelerin aktığı bir kapıydı. Üzerinde WC yazıyor, önü de boştu, bomboş. Ama WC’nin altında da ufak puntolarla şey yazıyordu:ENGELLİ. Otobüsteki herkesin bu kadar duyarlı olabileceği kimin aklına gelebilirdi.
O engelli yazısı var ya, beni temsil ediyordu. Zaten bu adımlarla ancak bir engelliye benziyordum, herkesin çoktandır beni engelli sandığından da eminim. Oraya varamasam ve mesanemi boşaltmasam, birazdan pantolonumdaki kocaman ıslaklıkla bu da tescillenmiş olabilirdi.
Küçük adımlarımı olabildiğince hızlandırdım, hızlandım, hızlandım. Sonunda vardım kapının önüne. Sanki herkes bana “başarabilirsin, sana güveniyoruz” gibi bakıyordu. İki defa vurdum kapıya, normalde üç defa vururum ama üç defa vursam sanki içerden biri “DOLU” diye bağıracaktı. Baktım ses yok, indirdim kapının kolunu, açtım kapıyı, içeri girerken kafamda ‘queen-we are the champions’ şarkısı çalıyordu, başka da hiçbir ses duyamıyordum. Ordaydı, klozet ordaydı lan. O an o klozet bir arap kralının altın klozetinden daha değerliydi gözümde. Yanaştım yanına, kaldırdım kapağını, açtım kemerimi, indirdim işememe engel olan her ne varsa. O an şeyim kafasını bana doğru kaldırmış, ağzı olsa bana “teşekkür ederim patron” diyerek ağlayacağını biliyordum. Saatlerdir idrar yolunu tıkamak için elinden geleni yapmıştı. Artık işi devralma zamanı bana geldiğine göre, onu tebrik ederek azat edebilirdim. O ilk anı, o kapıların açılması ve iltica eden litrelerce idrarın birbirinin üstüne basa basa ilerlemesinin verdiği hazzı hayatım boyunca unutmayacağım. Başladım işemeye. Onu, bir itfaiyecinin hortumunu kavrar gibi kavradım, bir itfaiyecinin hortumunu zapt edebilmek için uğraştığı gibi uğraştım. Geriye doğru düşmemek için ağırlığımı öne doğru verdim. İşedikçe işedim. İşedikçe işedim. ‘we are the champions’ biterken benim de nakliye işlemim bitmiş, yüzümde dudaklarımın hayatımda oluşturduğu en uzun gülümsemeyle tuvaletten çıktım. İçeri girerken gördüğüm iki kuyruk bir de karışık cinsiyetten üçüncü bir kuyruk doğurmuştu. Herkes sanki bana alkışlıyormuş gibi bakıyordu, utanmasalardı alkışlayacaklarını da biliyorum.
Dışarıya çıkmış, otobüsün önünde yol duvarında oturup üst üste sigaralarımı içiyordum. Bizim kabileden ortalama bir dakikada biri otobüsteki yerini alıyor yahut sigaralarını yakmak için benden çakmak dileniyorlardı. Beş dakikalık mola yerini kırk beş dakikalık molaya vermiş, o da bittikten sonra otobüs yolculuğuna kaldığı yerden devam etmiştir.
Yolculuğun geri kalanına her zamankilere benzer şekilde devam ettik, tek farkla: yolculuk boyunca süren çok güzel bir rahatlama gülümsemesi bir türlü beni rahat bırakmayarak rahatlatıyordu.
Buraya kadar okuduysan helal olsun sana.
yazdığım hikayeleri paylaştığım blog sayfamı ziyaret edersen beni memnun edersin. şuan bu okuduğun dışında bir hikaye var ama devamı gelecek. teşekkür ederim. terstengeri.blogspot.com
eleştiri yapmayı da unutmayın lütfen.
submitted by 21211232 to KGBTR [link] [comments]


2020.10.27 01:52 zovovo En İyi Psikolojik Filmler – 2020 Güncel – Unutamayacak Kadar Etkileneceğiniz 15 Psikolojik Film

En İyi Psikolojik Filmler – 2020 Güncel – Unutamayacak Kadar Etkileneceğiniz 15 Psikolojik Film submitted by zovovo to zovovo [link] [comments]


2020.06.02 02:22 karanotlar 46 Teknoloji Toplumu – Eğlence – Jacques Ellul

Eğlence ve dikkat dağıtma teknikleri, ele almış olduğumuz diğer insani tekniklerden farklıdır. Maddi açıdan bu teknikler propaganda teknikleriyle (filmler, radyo, gazete, daha az ölçüde de kitaplar ve sesli kayıtlar) benzeşir. Ancak bu araçların hiyerarşisi aynı değildir. Örneğin, sinema birinci yeri işgal eder ve radyodan daha önemli bir rol oynar. Buna karşılık, propaganda hiyerarşisinde radyo tercih aracıdır.
Eğlence dikkat dağıtmaya, propaganda yol göstermeye çalışır. Ancak temel fark, kendiliğindenlikle ilgilidir. Propaganda tekniği hesaplı kitaplıdır; oysa eğlence tekniği spontane ve tasarlanmış değildir.
Burada da bilinçaltının kullanımı tekniklerini görüyoruz ama çok daha az baskıyla kullanılırlar. Ayrıca, bu bilinçaltı tekniklerinin erişimi ve alanı farklıdır. Eğlence dikkat dağıtmaya, propaganda yol göstermeye çalışır. Ancak temel fark, kendiliğindenlikle ilgilidir. Propaganda tekniği hesaplı kitaplıdır; oysa eğlence tekniği spontane ve tasarlanmış değildir. İlki, organize edenin kararının sonucudur; ikincisiyse kitlenin ihtiyacının sonucu. İşten eve dönen sıradan inşanı düşünün. Çok büyük ihtimalle gününü tamamen hijyenik bir ortamda geçirmiştir; ortamını dengelemek ve yorgunluğunu hafifletmek için de her şey yapılmıştır. İşten ayrıldığında vaktini doldurmaktan duyduğu memnuniyeti, verimsiz, anlaşılmaz ve gerçek verimli bir iş olmaktan uzak bir işten duyduğu tatminsizlikle karışır. Evde “kendisini yeniden bulur”. Fakat neyi bulur? Bir hayalet bulur. Düşünecek olsa, düşünceleri onu dehşete düşürür. Kişisel alın-yazısı ancak ölümle gerçekleşir. Fakat tefekkür, onun için ergenlik maceralarıyla ölümü arasında herhangi bir şey olmadığını, kendisinin bir karar verdiği veya bir değişimi başlattığı bir nokta olmadığını söyler ona. Değişimler, onu bir gün savunan bir gün dışlayan organize teknik toplumun özel ayrıcalığıdır. Bugünden diğerine bir fark yoktur. Yine de hayat hiç sakin değildi, çünkü gazeteler ve haber bültenleri günün sonunda onu kuşatıyor, güvensiz bir dünya imajını ona kabul ettiriyordu. Sıcak veya soğuk savaş değildiyse, ona hayatının rizikoluluğunu anlatacak her türden kaza vardı. Bu rizikoluluk ile işin değiştirilemez kararlılığı arasında kalan insanın yeri yurdu yoktur, bir yere ait değildir. Ona bir şey olsun veya olmasın her iki durumda da kendi kaderinin yazarı değildir.
Teknik toplumun insanı kendi hayaletiyle karşılaşmak istemez. Kazalar ile teknik mutlakiyet uçları arasında parçalanmaya kızar. Her şeyin berbat gitmesinden korkar. İşlerin kötü gitmesini kabul edebilir ama ancak hayatın bir anlamının olması ve tercih yapabilmesi, örneğin ölmeyi seçebilmesi koşuluyla. Fakat hiçbir şeyin anlamı olmayınca, hiçbir şey özgür tercihin sonucu olmayınca, son berbatlık, kötü bir adaletsizliktir. Teknik medeniyet, hâlâ dokunulmamış tek insani gerçeklik olan ölümü durdurmamakla büyük bir hata etmiştir. İnsan, geleceğe dair hâlâ berrak anlara sahiptir. Propaganda teknikleri hayatın bir anlamı kaldığına onu tamamen inandıramamıştır. Fakat eğlence teknikleri devreye girmiş, ona en azından ölümün varlığından nasıl kaçılacağını öğretmiştir. Durumuna kendisini uydurmak için inanca veya zor bir çileciliğe artık ihtiyacı yoktur. Filmler ve televizyon, onu doğruca yapay bir cennete götürür. Kendi hayaletiyle karşılaşmaktansa, kendisini yansıtabileceği ve istediği gibi yaşamasını sağlayacak film hayaletleri arar. Bir iki saat süreyle kendisi olmaktan çıkar, kişiliği çözülür, anonim seyirci kitlesinde kaybolur. Film, onu güldürür, ağlatır, meraklandırır, sevdirir. Başroldeki kadınla yatağa girer, kötü adamı öldürür, hayatın tuhaflıklarına hükmeder. Kısacası, bir kahraman olur. Hayatın birdenbire anlamı vardır.
Sinema, bir entelektüel mekanizma gerektiriyor, insana, bir anlama dokunmuyor, yargıya ulaşmasına imkan tanıyordu. “Gerçekliği” sayesinde sinema filmi seyirciyi öylesine bütünleştirir ki baskısına direnebilmek için görülmemiş bir manevi güç veya psikolojik eğitim gerekir. Seyirciler sinemaya bir kaçış olarak, sonuçta da baskılarına teslim olmak üzere giderler. Unutmayı bulurlar, unutmada da işte veya evde bulamadıkları tatlı özgürlüğü bulurlar. Ekranda, gerçekte asla yaşayamayacakları bir hayatı yaşarlar. Rüya ve umudun, kıtlık ve zulüm zamanlarında geleneksel kaçış araçları olduğu söylenebilir. Fakat bugün umut yoktur; rüya da şu veya bu “gerçeklikten” özgürce kaçmayı seçen bir bireyin kişisel eylemi değildir artık. Kendileri bir yudum hayat, özgürlük ve ebediyet bulmaya çalışan milyonlarca insan kitlesi olgusudur. Kabuğundan mahrum bırakılan bir salyangoz gibi özünden koparılan insan, hareketli resimlere göre kalıp verilmiş plastik malzemeden ibarettir.
Geçmişin rüyaları ve umutlarıyla bugünküler arasında devasa bir fark vardır. Eskiden, “işlerin değişeceği” inancıyla umut, geleceği aydınlatan bir fenerdi. Rüyalar, uçuşu temsil ediyordu; ama insanın kendisine uçuşu. Ancak sinema filmlerinde gelecek sözkonusu değil. Film şeridinde, değişmek zorunda olan zaten değişmiştir. Sinema rüyalarının uçuşunun da iç hayatla bir ilgisi yoktur. Sadece dışsal olanı ilgilendirir. İnsanlar sinemayı terk ettiklerinde, derinliklerde tecrübe ettikleri ihtimallerle doludurlar. İç dünyalarına ilişkin dozlarını almışlardır. Sorunları da dönüşüm geçirmiştir. Şimdi filmin ortaya koyduğu sorunlardır onlar. Ve, tüm bilinç alanlarını işgal eden bu sinematik problemlerin hem tüm sıkıntıları uçuracak kadar güçlü hem de dert etmeye değmeyecek kadar gerçek dışı oldukları şeklindeki çelişkili gelebilecek mutlu izlenime sahiptirler. Filmlere duyulan modern tutku, kaçış isteğiyle tamamen açıklanmaktadır. Aynen iş temposunun veya devlet otoritesinin manevi sadakat ve sonuçta propaganda gerektirmesi gibi, teknik rejimi altındaki insani durum da dikkat dağıtıcı tekniklerin sunduğu kaçış anlayışını gerektirir. Zehiri damıtırken panzehiri sağlayan bir organizasyona hayretle bakmaktan başka bir şey yapamazsınız.
“Önemli olan hiç kimsenin bir an bile olsa kendisine bırakılmamasıdır” diyor Butlin. Herşey bir şenlik havası içinde ve “uzman” olan oyun liderlerinin yönetiminde cereyan eder. Mutlu olduğuna insanı inandırmak için eldeki tüm araçlar kullanılır.
Tüm kişisel çıkarları teknik mekanizma tarafından boşaltılan insan bazen kendisini evde bulur. Ne hakkında konuşacaktır? İnsanda hiç eksik olmayan bir tek sohbet konusu olmuştur, o da hayatın sıkıntılarıdır. Korku, acı, umutsuzluk veya tutku değil. Bunların hepsi, insanın bilinçaltında bastırılmıştır. Fakat her zaman, cana yakın bir şekilde, sıkıntı verici şeylerden, bağlarına düşen dolulardan, küflerden, bozuk makinelerden, başbelası prostattan filan bahseder. Artık teknik müdahale ediyor, her şeyi tamir ediyor, her şeyin iyi veya yeterli şekilde çalıştığı bir dünya yaratıyor. Kimi küçük sıkıntılar sürse bile, kişi bunlardan bahsetme ihtiyacı duymaz, sessizliği dolduran etkili araçlara, aile hayatının imkansızlaştığını görenler için müthiş bir sığınak olan radyo ve televizyona döner. Jean Laloup ve Jean Nelis, radyo ve televizyonun aileyi yeniden oluşturduğunu söylerken tuhaf bir iyimserlik gösteriyor. Televizyon, kuşkusuz, maddi yeniden birleşmeyi kolaylaştırıyor. Onun sayesinde çocuklar artık akşamları dışarı çıkmıyor. Aile üyeleri gerçekten maddi olarak mevcuttur; ancak televizyon cihazına odaklanmış vaziyette birbirlerinin farkında değildirler. Birbirlerine katlanamazlarsa veya söyleyecek bir şeyleri yoksa radyo ve televizyon (harici ilişkileri yeniden kurarak ve sürtüşmeden kaçınarak) bunları kolaylaştırır. Bu teknik araçlar sayesinde bir ailenin üyeleri için birbirleriyle ilgili yapacak bir şeyleri olmak zorunda değil artık. Hatta, aile ilişkilerinin imkansız olduğu gerçeğinin bile farkında olmaları gerekmiyor. Karar vermek de gerekmiyor. Evli bir çiftin televizyonun çınlayan boşluğunda birbirleriyle hiç buluşmadan uzun süre birlikte yaşamaları mümkündür. Bu da tuhaf bir kaçış aracıdır; kendisinden değil de başkalarından kaçış aracıdır. İnsanın her akşam taktığı modern maskedir. Ne yazık ki eski maskenin erdemlerini (şeytani ve ilahi) taşımayan bir maskedir bu.
Radyo meselesiyle ilgili en incelemelerden biri olan Roger Veille’in çalışması, kulağın insandaki büyük “kusur” olduğunu hatırlatıyor bize. Kulak sayesinde insan “sonsuz mekanların sessizliğini” algılar; onun büyük huzursuzluğunun çıkış noktasıdır kulak. Gözün aksine, gizem ve reddetmeyi çağrıştırır. Acı ve merak merkezidir. Radyo da bu açığı kapatır, eğlendirmek suretiyle insanı sessizliğe ve gizeme karşı korur. Program yapımcıları tüm bunları bilir, programlarını da bu kaçışın bir işlevi olarak yapar; kaba ticari dürtülerden veya Makyavelizmden değil (kimilerinin düşündüğü gibi). Çünkü kendileri insanın durumu niteliğindedir ve acılarına karşı koruma isterler. O halde radyo, günlük sosyal gerçeklikle görevinin dağıtacağı rüyalar arasında açık bir ayrılmaya yol açar. Veille’in sözlerini kullanmak gerekirse, “kurtarıcı eğlencelerden” biridir radyo. Ahlaki huzuru ele alan, aile hayatının, sosyal baskıların ve modem yaşamın sıkıntılarının trajedilerini telafi etmekle görevli bir kamusal hizmettir. Bugünün şehirlerinin gayri insaniliklerini telafi etmelidir radyo. İnsanoğlunun gerçek dostluklar kuramadığı veya derin deneyimler yaşayamadığı bir ortamda radyo, ona gerçeklik görüntüsü, tanışlık ve insani yakınlık sağlamalı, onu cezbetmeli, rahatlatmalıdır. “Radyo, aidiyet illüzyonunu verdiği kimseleri sadece işitsel imajlara tedricen alıştırıp alıştıramayabileceğini; hatta konuşan kimselerin yokluğuna onları alıştırıp alıştıramayacağını” sorgularken Veille haklıdır. Ne yazık ki Veille’in sorusuna verilecek cevap açıktır. İnsanın tecridinin mukayese edilebilir başka bir aracı yoktur. Radyo, hatta radyondan daha fazla televizyon, bireyi tek başına olduğu yankılanan bir teknik evrene kapatmaktadır. Komşuları hakkında zaten yeterince az şey biliyordu; şimdiyse onunla dostları arasındaki ayrım daha genişlemiştir. İnsan makineleri dinlemeye, onlarla konuşmaya alışmıştır; telefonlarla ve diktafonlarla olduğu gibi. Yüz yüze karşılaşmalar, diyaloglar yok artık. Sayesinde sessizliğin acısından ve komşularının rahatsız etmesinden kaçtığı daimi monologuyla insan tekniğin kucağında (ki insanın yalnızlığını kuşatır, aynı zamanda tüm oyunlarıyla onu rahatlatır) bir sığınak bulur. Cazibe gücü ve görsel-işitsel nüfuz gücü nedeniyle televizyon, belki de kişiliği ve insan ilişkilerini en fazla tahrip eden araçtır. İnsanın aradığı şeyin, topyekün bir dikkat dağıtma, kendisini ve sorunlarını tamamen unutma, eşzamanlı olarak da bilincinin her zaman hazır ve nazır teknik eğlenceyle birleşmesi olduğu görülüyor.
Eğlence alanında, tekniğin bir teknoloji toplumunda insanın ihtiyaçlarına cevap verdiği bir aşamadayız. Ancak mevcut teknik araçları kullanıp kullanmama konusunda hâlâ özgür oldukları bir toplumda. “Kaçış istiyorsan buyur dene” diyor teknik. Ancak modern insan, teknik duruma her ne pahasına olursa olsun meydan okumama ihtiyacını öğrenmeye ve teknik araçların bu ihtiyacı karşılamak için varolduğunu kabul etmeye başlıyor. Örneğin, İngiltere’de Butlin’in olağanüstü başarılı tatil kamplarını alalım. Butlin, bir kere titizlik isteyen ve aşırı derecede kişilikten arındıran bir dünyada çoğu insanın tercih ettiği tatilin gerçek bir boşluk olması, özgürlük izlenimi veren ama bireyin kendisiyle maddi olarak bile yüzyüze gelememesini sağlayan daha büyük bir kişilikten arındıran bir boşluk olması gerçeğini yakaladı. Bu hedefe varmak için Butlin, 1938’de “aile tatil kamplarını” düzenledi. Tatilci, her günün farklı (sürekli yenilik ve değişiklik izlenimi vererek) olması için akıllıca düzenlenen katı bir takvimle kalabalık bir ortamda yaşar. Oyunlar, şarkılar, tiyatro, yemekler, “eğlence”, sabah saat yediden gece yansına dek hızlı bir tempoda birbiri peşisıra gelir.
Tarif ettiğim türden spontane ve organize eğlence mekanizmaları, ancak propaganda tekniği gelişmediği ölçüde faydalıdır.
“Önemli olan hiç kimsenin bir an bile olsa kendisine bırakılmamasıdır” diyor Butlin. Herşey bir şenlik havası içinde ve “uzman” olan oyun liderlerinin yönetiminde cereyan eder. Mutlu olduğuna insanı inandırmak için eldeki tüm araçlar kullanılır. Her bir kamp dört bin kişi alabildiğinden tatilci için kalabalık bir ortamda iki hafta süren tatilini geçirecek düzenlemeler yapma zorluğu pek yoktur. Tüm bu olay, bilinçsiz hale gelmek için tasarlanmış titiz bir işlemdir ve bizatihi Butlin tarafından ayrıntısıyla tarif edilen bir teknikle yürütülür. Butlin açık açık konuşuyor. Ona göre mesele, müşterilerinin sistematik biçimde bilinçlerini kaybetmelerini sağlamaktır. Eskisi gibi siyasi nedenlerle değil, sırf eğlence saikleriyle. Bir tür Pascaliyen eğlencenin emrine verilmiş bir teknik sözkonusu burada. Tam olarak aynı değil, çünkü ebediyetle yüzyüze olan bir kimsenin çıkmazından kaçması meselesinden çok, bu hayatta insan ile durumu arasındaki çatışmadan kaçınma meselesidir. İki eylem arasında aracılık yapmaktan ziyade (ki çoğu insan yapamaz bunu), teknik bir dünyada hayatın açık, ezici tuhaflığı üzerinde aracılık etme meselesidir. Ortalama insan kaçınılmaz olarak bunun bilincindedir. Bu nedenle bilincini her ne pahasına olursa olsun karartmalıdır. Bunda da, öyle görünüyor ki, teknik bir toplumun gereksinimleriyle asli bir uyum içindedir. Tezimiz, Butlin’in kamplarının müthiş başarısıyla kanıtlanmıştır. 1947’de 400.000 kişi bu kamplarda tatil yaptı. Bu sayı düzenli olarak artış göstermektedir. Unutmayın ki bu rakamlar, bu türden şeylere tabiatı gereği soğuk duran İngilizleri temsil ediyor.
Bu, teknik eğlencelerin teknik topluma ve sosyolojik işlevlerine bütünüyle adaptasyonunu göstermektedir. Filmleri bir eğitim sanatına ve bir eğitim aracına dönüştürmek ne kadar da aldatıcıdır. Sanat filmleri ile felsefi ve politik içerikli filmler, açıkçası sinemaya giden halkın isteklerini karşılamıyor. Filmlerin yine de halkı “eğitmenin” bir aracı olduğu elbette meşru biçimde savunulabilir. Fakat burada belirli bir kafa karışıklığına karşı uyanık olmalıyız. İzleyicinin zevkinin, anlayışının eğitilmesi gerçekleşir ama ancak yeri gelmişken gerçekleşir. Bilincinin karartılması en önemlisidir; sanat ve bilim de buna katkıda bulunabilir. Film, ancak, sanatı sosyolojik olarak gerekli, teknik açıdan da mümkün bir girişimin hizmetine koyduğu takdirde başarılı olabilir. Yalnızca sanat (ve kendini bilim olarak gösteren beyin yıkama) insanı gerçeklikten koparmanın yeni aracına dönüşür. Durum böyle olmasaydı, halk, Orson Welles’in ilk filmleri gibi filmleri benimsemezdi.
Tarif ettiğim türden spontane ve organize eğlence mekanizmaları, ancak propaganda tekniği gelişmediği ölçüde faydalıdır. Propaganda geliştikçe eğlenceyi yokeder. Ya eğlencenin görünümünü etkili bir propaganda aracına dönüştürür ya da daha sonraki bir aşamada insani adaptasyon amaçları için kullanılır. Bu sonuncusu, İsveç veya Rusya radyosunun “eğlenceyle”, yalanlarla ve uyutucu şeylerle dolu bir sosyal yapı kurmakla ilgilenmediği, çünkü bu devletlerin yurttaşlarının “özgürleştirildiği” ve kimsenin “günlük mecburiyetlerin bıktırıcı devamlılığını artık hissetmediği” şeklindeki Veille’in teziyle hemfikir olmayı imkansızlaştırıyor. Veille’in bu gerçek içinde sosyalizmin faydalı etkilerini zımnen görme eğilimi taşıdığı da kaydedilebilir. Oysa tarif ettiği durum, İsveçlilerin tüm insanlar içinde en “entegre” ve uyumlu insanlar olduğu gerçeğinden kaynaklanıyor. Kendilerini organizasyonda mümkün olduğunca yabancılaştırdılar ki kişilik ile teknik arasındaki bir çatışmanın artık farkında olmasınlar, bu nedenle de yapay bir cennete ihtiyaçları olmasın. Ruslar örneğinde propaganda eğlenceyi zekice absorbe ederek onun yerini almıştır. Devletinin günlük propagandasına (dünyada en gelişmiş olanı) maruz bırakılan Rus vatandaşı, merak nedir bilmez. Fakat bu durumda, aynı şey Hitler’in Almanyası için de geçerlidir.
https://itaatsiz.org/?p=5778
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.28 13:08 aciklisteler Psikolojik Filmler Listesi

Psikolojik Filmler Listesi submitted by aciklisteler to u/aciklisteler [link] [comments]


2019.10.17 12:36 hayatimisKm beyler böyle ağır, psikolojik, toplum eleştirisi olan filmler önerebilir misiniz?

beyler böyle ağır, psikolojik, toplum eleştirisi olan filmler önerebilir misiniz? submitted by hayatimisKm to KGBTR [link] [comments]


2019.06.22 18:26 31_kebab_31 Japonlar Hakkında Bilmedikleriniz!

Japonları hep çalışkan ve ahlaklı gösterenler olayın iç yüzünden haberdar değildir. Japonya’da bir şirkette çalışmak köleliktir. Kölelik yüzünden günde 70-80 civarı insan intihar eder. Onların teknolojik olarak ileri olması işçilerin köle gibi durmadan çalışmasından kaynaklıdır. Bu şekilde Devlet zenginleşir, söz sahibi olur, lakin halkı perişan durumdadır. Japon Şirketlerinin bu kadar hırslı olması dünya savaşından kalma algıdır. Paranoyak şekilde yaşarlar, kafalarına tekraratom bombası yememek için, herkesten daha iyi olmak için bu kadar hırslı şekilde çalışırlar. Aynı durum Çin’de de vardır. İşçiler köledir, bu vesile ile Şirketler zenginleşir, zenginleştikçe vergileri artar ve sonunda Devlet zenginleşir. Japon halkı psikolojik sorunları olan halkların en başında gelir. Penise tapma ayinler düzenlemek, sevgili kiralamak, aile kiralamak, ensest erotik filmler gibi bir sürü sapkınlıkları vardır. Bukkake bile bunlardan çıkmıştır. Ne olduğunu burada açıklamayacağız bilen bilir. Neyse, sokaklarda kullanılmış kadın kilotu satan otomatlar bile var. Bu kilotları satın alıp dışarda koklayanlar var. Bizdeki bali bağımlıları gibi düşünün. Ayrıca kadınları ve erkekleri cinsi olarak birbirine benzer. Sıska bir Japon erkeğinin kadından farkı yoktur. Bundan dolayı bu Japonların sinema ve çizgi filmlerine de yansımıştır. Japon çizgi filmlerinde bir karakterin kadın ya da erkek mi olduğu zor anlaşılır. Sübyancılık da çoktur. Koca koca adamlar küçücük kızlar ile ilişkiye girdiği için Japonya’da evlilik yaşı kadınlar için 16’ya indirilmiştir. Japonların özel barlarında ufacık kızlar şarkı söyler ve yaşlı Japonlar hatta başka ülkelerden gelenler de bunları izle. En çok parayı veren ise bu çocukla birlikte olur. Japonlar eline güç geçince de ne yapacağını bilmez. II. Dünya savaşında kılıçla kafa kesme yarışması bile yapmıştır. Ama kafalarına bombayı yiyince bu sefer ağlamaya başlamıştır. Japon kültürü ve ahlaksızlığı Orta Doğulular ile Romalılara rahmet okutur. Tigir:Er Düşünce Sistemi Japon sapkınlıklarını reddeder. Her Türk bizim yazdıklarımızı bilmeli ve idrak etmelidir. Antidotları alarak kendinizi yeniden yaratın. Amentülerimize biat edin ve kurtuluşa erişin.
submitted by 31_kebab_31 to TigirEr [link] [comments]


2019.01.15 20:42 fragmanlife Adi Zehra dizisi konusu ve oyunculari

Adi Zehra dizisi konusu ve oyunculari Berlin’de; tutucu bir Türk ailesinin kızı olarak dünyaya gelen 23 yaşındaki Zehra Şimşek’in yaşadıkları ne planlanabilir ne de yeryüzündeki herhangi biri, onun yaşadıklarını hayal edebilirdir! Dizi, Göçmen Türk kızı Zehra’nın Berlin’deki yoksul ve bağnaz ailesinin evinde başlayıp, İstanbullu zengin bir ailenin sırlarla ve korkunç bir suçla gölgelenmiş konağında devam eden inanılmaz öyküsünü anlatır.
Ailesinin namusunu kirlettiği gerekçesiyle bir otobanda ölüme terk edilen ve bir kimliği bile olmayan genç Zehra, ardı ardına gelen olaylar sonucunda yedi yıldır kayıp olan Hande adlı bir kızın yerine geçer. Üstelik kayıp kızın annesi de Almanya’ya, Türk konsolosluğuna davet edilmiş ve Zehra’yı kızı olarak teşhis etmiştir! Kızını bulduğu için sevinç içinde olan anne, Zehra’yı alıp, İstanbul’a götürür.
Zehra, başına daha büyük dertler açılacağını bilmeden İstanbul’a gider. Ama aklında binlerce soru vardır. Bir anne öz kızını nasıl olup da tanıyamamıştır? Sahiden Zehra’yı kızına mı benzetmiştir? Her şeyden önemlisi, gerçek Hande’ye ne olmuştur? Bu aile neyi gizlemektedir?
Bir yandan peşindeki babası ve ağabeyinden kaçan, bir yandan da öz annesini merak eden Zehra, yeni ailesi hakkındaki sırları öğrendikçe, hem kendi hayatı giderek daha da tehlikeye girecek, hem de aşkı yeniden keşfedecektir.
Zeynep Çamcı kimdir? Zehra Şimşek - Hande Kurdoğlu Zeynep Çamcı Zeynep Çamcı Zehra Şimşek - Hande Kurdoğlu Zehra: Zeki ve merhametli bir genç kız olan Zehra, Frankfurt’ta bağnaz bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Lakin kaderin bir oyunu, onu İstanbul’da bir ailenin kaybolan kızı Hande’nin yerine geçmeye zorlamıştır. Uysal bir yapısı olsa da, başkaldırmasını bilir. Annesi onun için her şey demektir, o da annesi için dünyalara bedeldir. Hayata var gücüyle tutunmak ve sevdiklerini korumaktır tek gayesi.
Hande: Şule’nin kızı, Serkan’ın kardeşi. İçine kapanık, duygusal, hassas bir genç kızdır. Küçüklüğünde babası, sonrasında ise abisi tarafından baskı altına alınmıştır. Tüm kırılganlığının yanında ne olursa olsun hayata tutunacak kadar da güçlüdür aslında. Yıllar önce kaybolmuştur ve ailesi senelerce onu aramıştır, bugüne dek.
Zeynep Çamcı Kimdir?
11 Aralık 1986'ta Bodrum'da doğan, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema bölümü mezunu olan Zeynep Çamcı İstanbul Üniversitesi'nde Sinema üzerine yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Meryem filmiyle Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür. Seviyor Sevmiyor dizisiyle de Güney Kore'de Asia Pasific Actors Networks ödülü olan APAN Star Awards Ödülleri - APAN Special Award'la ödüllendirilmiştir. Recep İvedik 2'de Barista/Kasiyer, Recep İvedik 3'te Zeynep rolleriyle tanınmıştır. Altın Portakal kazandığı Meryem sinema filminde Meryem, Deliha sinema filminde Havva karakterlerini canlandırmıştır. Başrollerini üstlendiği dizilerinden Leyla İle Mecnun dizisinde "Sedef - Leyla", Emir'in Yolu adlı dizisinde "Can", Beni Böyle Sev dizisinde de "Ayşem", Seviyor Sevmiyor dizisinde "Deniz Aslan" ve Kara Yazı dizisinde Yaren karakterleriyle televizyon izleyicilerinin kalbinde oldukça önemli bir yer edinmiş, en sevilen kadın oyunculardan biri haline gelmiştir. Başrolünü üstlendiği Adı Zehra dizisinde Zehra karakterine hayat vermektedir.
Zeynep Çamcı'nın Oynadığı Diziler Adı Zehra / Zehra-Hande / 2018 Kara Yazı / Yaren / 2017 Seviyor Sevmiyor / Deniz / 2016-2017 Canımın İçi / 2012 Beni Böyle Sev / Ayşem / 2012 Adını Feriha Koydum Emir'in Yolu / 2011 Leyla ile Mecnun / Sedef / 2011 Gece Gündüz / Aslı / 2008
Zeynep Çamcı'nın Oynadığı Filmler Deliha / Meryem / 2014 Meryem / 2013 Recep İvedik 3 / Zeynep / 2010 Güneşin Karanlığı (Kısa Film) / 2009 Recep İvedik 2 / 2008
Alican Yücesoy kimdir? Serkan Kurdoğlu Alican Yücesoy Alican Yücesoy Serkan Kurdoğlu Şule’nin oğlu, Hande’nin ağabeyi. Kurdoğlu Ailesi’nin doğal lideri. İşadamıdır. Sosyopat olarak tanımlanabilir. Otoriteye inancı yoktur. Yaptığı her şeyden şeytani zekası ile sıyrılabileceğini sanıyordur. Egoisttir. Genellikle az, öz konuşur. Herkese karşı duygusuz, sert bir tavrı vardır. Şiddete meyillidir. Ancak serinkanlı bir katil de değildir.
Alican Yücesoy Kimdir?
1982 Yılında İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Bursa'da tamamladı. 2001 yılında girdiği Haliç Üniversitesi Konservatuvar Tiyatro Bölümü'nden 2005 yılında mezun oldu. Eğitim gördüğü yıllarda ve sonrasında Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda oyuncu olarak çalıştı. Bakırköy Belediye Tiyatroları dışında özel tiyatrolar ve topluluklarla çalıştı. Rol aldığı "Hayvan Çiftliği" Oyunu ile 20. Sadri Alışık Ödülleri Komedi, Müzikli Oyun ya da Müzikal Dalında 'Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu' ödülüne aday gösterildi. 2017 Yılında Üstün Dökmen Tiyatro Ödülleri tarafından “Yılın Erkek Oyuncusu” seçildi. 2015 yılı itibariyle oyuncu ve Genel Sanat Yönetmeni olarak çalıştığı Bakırköy Belediye Tiyatroları, 2017 Yılında “Gülünç Karanlık” oyunu ile 21. Afife Jale Tiyatro Ödülleri’in de “Yılın En Başarılı Prodüksiyonu Ödülü’nü ve 22. Sadri Alışık Ödülleri’in de “Seçici Kurul Özel Ödülü” nü aldı.
Alican Yücesoy'un Oynadığı Diziler Adı Zehra / Serkan / 2018 Kördüğüm / Umut / 2016 Serçe Sarayı / Ali Rıza / 2015 Bana Artık Hicran De / Murat / 2014 İntikam / 2013-2014 Şubat / 2012 Suskunlar / Cebrail / 2012 Sen de Gitme / 2011 Adanalı / Timur / 2008-2010 Zoraki Koca / Tarık / 2007 Akümülatörlü Radyo / Murat / 2006 Gurbet Yolcuları / Hüseyin / 2006 Sessiz Gece / Işık / 2005 Pilli Bebek / Ertuğrul / 2003
Alican Yücesoy'un Oynadığı Filmler Sofra Sırları / 2016 Ertuğrul 1890 / 2015 Benimle Var Mısın? / 2014 Eyvah Eyvah 2 / İbrahim / 2011 Prensesin Uykusu / Neşet / 2010 Eyvah Eyvah / 2010 Dinle Neyden / Halil Tabip / 2008 Son Osmanlı Yandım Ali / 2007 2 Eylül / 2004
Hatice Aslan kimdir? Şule Kurdoğlu Hatice Aslan Hatice Aslan Şule Kurdoğlu Hırslı, zeki, güçlü bir kadındır. Serkan ve Hande’nin annesidir. Dışarıdan anaç, sevgi dolu ve uyumlu görünür ancak ikili oynamayı iyi becerir. Duygu sömürüsü yapmakta üstüne yoktur. İnsanların onun ve ailesinin hakkında ne düşündüğüne çok önem verir. Ucu ailesine ve oğluna dokunabilecek her şeye karşı en sert, en acımasız çözümü bulurken vicdanını dinlemez.
Hatice Aslan Kimdir?
Hatice Aslan, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan 1983 yılında mezun oldu. Aynı sene Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. 1986 yılında İzmir Devlet Tiyatrosu’na geçen oyuncu 1992’ye dek buradaki görevini sürdürdü. Çocuk oyunlarından müzikallere uzanan geniş bir yelpazede sürdürdüğü tiyatro kariyerinin devamında, Ankara Devlet Tiyatrosu’na dönüşünün ardından Ankara’da çekilen ve yedi yıl boyunca ekrana gelen Ferhunde Hanımlar’da canlandırdığı Nejla karakteriyle tanındı. 2000’lerin başında İstanbul Devlet Tiyatrosu’na tayini çıkan oyuncu, Ölümsüzler, Küçük Adam Ne Oldu Sana oyunlarındaki performansıyla da tiyatro severlerden tam not aldı. Aralarında Dot ve Craft Tiyatro’nun da olduğu özel tiyatrolarda da sahneye çıktı. Nuri Bilgi Ceylan’ın Üç Maymun filmindeki performansıyla 2009 yılında en iyi kadın oyuncu ödüllerine layık görülen Hatice Aslan, iki yıl sonra Mustafa Nuri’nin çektiği Vücut filmiyle de ulusal ve uluslararası film festivallerinden ödülle döndü. Dizi çalışmalarına hız kesmeden devam eden Aslan’ın oynadığı diziler arasında Hırçın Menekşe, Düğün Şarkıcısı, Lale Devri, En Son Babalar Duyar, Bugünün Saraylısı, Mayıs Kraliçesi ve İçimdeki Fırtına bulunmaktadır.
Hatice Aslan'ın Oynadığı Diziler Adı Zehra / Şule / 2018 içimdeki Fırtına / Perihan / 2017 Ayrılsak Da Beraberiz / 2015 Mayıs Kraliçesi / Asu / 2015 Lale Devri / Zümrüt / 2010 Samanyolu / 2009 Masumlar / 2009 Düğün Şarkıcısı / 2008 Hürrem Sultan / Mahidevran / 2003 Hırçın Menekşe / Pelin / 2003 A.G.A / 2003 En Son Babalar Duyar / Hülya / 2002 Kınalı Kar / Leyla / 2002 Ferhunde Hanımlar / Nejla / 1993 Deli Balta / 1993 Elif'in Rüyaları / 1992
Hatice Aslan'ın Oynadığı Filmler Kot Farkı (Kısa Film) / 2016 Dr. Dilara / 2016 9on / Nermin / 2014 Vücut / Leyla / 2011 Şark Oyunları / 2009 Üç Maymun / Hacer / 2009 Kıskanmak / Feriha / 2009 Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım / 2007
Seda Güven kimdir? Ceren Kurdoğlu Seda Güven Seda Güven Ceren Kurdoğlu Serkan’ın karısı ve Kurdoğlu Ailesi’nin gelini. Mine’nin de analığıdır. Orta halli bir aileden gelir. Kendisini çok zeki zannetse de ortalama bir zekaya sahiptir. Şüpheci ve meraklıdır. Biraz patavatsız ve işgüzardır. Ciddiye alınmak için çaba sarf eder. Aklına koyduğunu, herkesten gizli olarak da olsa yapmaktan, kendince entrika çevirmekten geri kalmaz.
Seda Güven Kimdir?
28 Ağustos 1984 tarihinde Balıkesir, Bandırma’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi Tekstil Tasarım bölümünden mezun oldu. Profesyonel çalışma hayatına 2004 yılında Başak Gürsoy “BG Ajans” ile başladı. 2005 yılında ATV’de ekranlara gelen “Ekmek Teknesi” adlı diziyle oyunculuğa başlayan “Seda Güven” çıkışını 2010 Kanal D’de yayınlanan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizide canlandırdığı “Meltem” rolüyle yapmıştır. 9 Ekim 2012 tarihinde “Merhaba Hayat” adlı dizide Vahide Gördüm, Yetkin Dikinciler, Keremcem ile beraber rol almıştır. 2014'ün Şubat ayında Nermin Bezmen’in romanından uyarlanan “ Kurt Seyit ve Şura” adlı dizi filmde Seda Güven, Farah Zeynep Abdullah’ın ablası rolünde (Valentina Verjenskaya) karakterini canlandırdı. 16 Mayıs 2014 tarihinde vizyona giren “İksir: Dedemin Sırrı” adlı sinema filminde, 2015 senesinde “Git Başımdan” komedi filminde rol alan güzel oyuncu 2016’da ise Yavuz Seçkin’li “Oldu Mu Şimdi?” ve Ata Demirer’li 20 Ocak 2017’de vizyona giren “Olanlar Oldu”da rol aldı. 2017 yılı içerisinde çekimleri tamamlanan ”Kaç Kaça Bilirsen” adlı psikolojik komedi türündeki sinema filminde Önder Açıkbaş, Enis Arıkan, Tuğçe Karabacak ve Cezmi Baskın ile başrolleri paylaştı. 2017 yılı içerisinde yayınlanan “Ateş Böceği” dizisinde Seçkin Özdemir, Nilay Deniz, Durul Bazan, Derya Alabora, Şebnem Dilligil ve Gözde Çığacı ile birlikte rol aldı.
Seda Güven'in Oynadığı Diziler Adı Zehra / Ceren / 2018 Ateşböceği / İlayda / 2017 Aşk Yalanı Sever / 2016 Kurt Seyit ve Şura / Valentina / 2014 Merhaba Hayat / 2012 Fatmagül'ün Suçu Ne? / Meltem / 2010-2012 Hepimiz Birimiz İçin / Zeynep / 2008 Elveda Derken / Eda / 2007 Ateşli Topraklar / Alev / 2005 Ekmek Teknesi / Şale / 2002
Seda Güven'in Oynadığı Filmler Kaç Kaçabilirsen / 2017 Oldu Mu Şimdi? / Lara / 2016 Olanlar Oldu / Mehtap / 2016 Git Başımdan / Reyhan / 2015
Hakkı Ergök kimdir? Nadir Yaman Hakkı Ergök Hakkı Ergök Nadir Yaman Genco’ nun babası, büyük bir iş adamı. Otoriter, lider ruhlu, soğukkanlı, mesafeli bir adamdır. Özellikle iş hayatında sert ve acımasızdır. Başarıya ve güce tutkundur. Aptallığa ve hataya tahammülü yoktur. Tüm bu görünüşünün altında herkesten gizlediği, ahlaksız ve karanlık bir tarafı vardır.
Hakkı Ergök Kimdir?
Hakkı Ergök 18 Ağustos 1960 Kastamonu doğumludur. Ankara Yenimahalle Mustafa Kemal Lisesi Çankaya Lisesinde ilk eğitimlerini tamamladıktan sonra Ankara iktisadi ticari ilimler Akademisi Bankacılık ve Sigortacılık Yüksek Okulu'nda okumuştur. 1981 yılında Ankara Devlet Konservatuarı'nı kazanarak öğrenciliği boyunca Ziraat Bankası ve Halk Bankası çocuk gençlik tiyatrolarında çalışmıştır staj hizmetini ise İzmirDevlet Tiyatrolarında yapan Ergök; 5 yıl sonra Ankara Devlet Tiyatrosu'na tayin olmuştur.1997 yılında İstanbul'a gelen ve halen İstanbul'da ikamet eden Hakkı Ergök Devlet Tiyatrosu sanatçısıdır. 36 projede yer alan ve bunların otuzunda başrol oynayan Ertuğrul Ergök Sanat Kurumu Rotary Club ve Halk jürisinden en iyi erkek oyuncu ödüllerini almıştır. Yine Devlet Tiyatrosu'nda 2 oyun sahneye koymuştur. 1986 yılında İspanya ve İsviçre'de bulunmuştur. Çeşitli tiyatro okullarında beden dili ve eğitim çalışmalarına katılan Ergök Ege Üniversitesi'nde tiyatro dersleri de vermiştir. Konservatuar dönemlerinde dublaj sanatçılığı da yapan Ergök; birçok önemli filmde ve dizide karakter seslendirmiştir. TRT kanallarında özel muhtelif dizilerde oynayan ve yarışma programı sunan Ergök; ayrıca bir reklam filminde oynamıştır. Ayrıca birçok şiirde yazan Hakkı Ergök Devlet Tiyatroları için yapılanma ve özerklik konusunda çeşitli araştırmalarda da bulunmuştur.
Hakkı Ergök'ün Oynadığı Diziler Adı: Zehra / Nadir Yaman / 2018 Bu Sayılmaz / Cenap / 2017 Yüksek Sosyete / Metin / 2016 Günebakan / 2015 Diğer Yarım / Sedat / 2014 Benim Hala Umudum Var / 2013 Bulutların Ötesi / Cüneyt / 2012 Mazi Kalbimde Yaradır / 2011 Samanyolu / Ali / 2010 Küçük Sırlar / Emre / 2010 Annem / Uğur / 2007 Mahşer / 2007 Geniş Zamanlar / Erol / 2006 Şöhret / Cihan / 2005 Haziran Gecesi / Semih / 2004 Cennet Mahallesi / 2004 Kurtlar Vadisi / Savcı / 2003 Üzgünüm Leyla / 2002 Akşam Güneşi / 2001 Tatlı Hayat / 2001 Kuzgun / 2000 Ayşecik / 1998 Eltiler / İlhan / 1997 Kara Melek / Ayhan / 1996-1999 Yalnız Efe / 1987 Kuruntu Ailesi / 1983
Hakkı Ergök'ün Oynadığı Filmler Bir Nefes Yeter / 2017 Her Şey Aşktan / 2016 Terkedilmiş / 2015 Yaralı Kurt / 2000 Artık Sevmeyeceğim (TV Filmi) / 2000 Babamın Günahı (TV Filmi) / 1998
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2018.11.29 13:09 kombiservisiyiz Psikolojik Filmler Listesi

Psikolojik Filmler Listesi bölümümüzde sizler için aşağıda derlediğimiz ve mutlaka izlenmesi geren psikolojik filmler listesi yayınladık. Sizlerde aşağıdaki listede eksik gördüğünüz filmleri Sayfanın altındaki formu doldurarak bizelere iletirseniz listemize ekleyeceğiz. İyi seyirler.
submitted by kombiservisiyiz to u/kombiservisiyiz [link] [comments]


2018.09.04 01:54 korkufilmleri Korku Filmleri Hakkında Bilmedikleriniz

Korku filmleri çekilirken, diğer filmlere göre daha fazla zorluklar yaşanmaktadır. Film izle seyircileri için, çekinlen filmler arasında en zor kategori, Korku Filmleri olarak bilinmektedir. Bunun için özel ekipler ve profesyonel çalışma arkadaşları tercih edilmektedir. Ses efektlerinin, çekimlerde kullanılan malzemelerin kaliteli olması gerekmektedir. Bu sayede ortaya kaliteli ve çekici bir film çıkmaktadır. Korku Filmi izleyicileri için yapılan çekimleri esnasında aksilikler de yaşanabilmektedir. Korkunç sahneler dahi çekilirken çekim esnasında arkada büyük bir ekip çalışmaktadır. Özellikle Yerli Korku Filmleri için bu durum çok daha da zordur. Bunun en büyük nedeni ise, kanıtları bir çok kutsal kitapta belirtilen cin filmleri dir. Cinli filmler çeken teknik ekibin büyük aksilikler ve çekim sonrası psikolojik zorluklar yaşadıkları bilinmektedir.
Gerilim filmleri çekimi son derece zorludur. Korku filmleri hissini en iyi şekilde hissettirebilmek önemlidir. Oynayan oyuncuların çok iyi olması gerekmektedir. Oyuncular korkularını iyi bir şekilde yansıtırlarsa film amacına ulaşmış olur. Bazen gerçek bir korku olması için oyunculara çekilecek sahne hakkında bilgi vermezler. Bu sayede gerçek bir korku çekilmiş olur. Sahnelerde çok fazla kan kullanılmaktadır. Kan efekti için sahte kanlar litre litre kullanılmakta ve bu sahte kanın tadı çok kötüdür. Aynı zamanda yapışkan ve kullanımı çok zordur. Bunun için ayrı bir ekip dahi bulunmaktadır. Bu ekip bu kanı temizlemekten sorumludur. Korku filmleri makyajları saatlerce sürebilir ve makyaj ağır ise sahne çekimi de zorlu olmaktadır. Oyuncular filmde kullanmaları gereken aksesuarları kullanmakta zorlanabilmektedirler. Özellikle +18 filmler ve yasaklı filmler gibi kategorilere düşen yapımlar için bu çok daha da zordur. En önemlisi ise bu sahnelerin verdiği ağırlık sebebiyle oyuncular üzerinde psikolojik bir etki bırakmasıdır. Zombi filmleri ve virüs filmleri gibi yapımlarda ise hiç şüphesiz ki iki zorluk vardır; birincisi makyaj, ikincisi ise yardımcı oyuncuların gerçekçi bir performans sergilemesi. Çekimleri en kolay olan hiç şüphesiz ki Gizem Filmleri'dir.
Korku filmlerini izlerken dikkat! Korku filmi izlerken, çekimler esnasında en az 20 kişinin kamera arkasında olduğunu düşünün. Böylelikle filmlerden daha az etkilenmiş olacaksınız. Korku filmleri 2018 yılı içerisinde de çeşitli konularla gösterime girecektir. Türk korku filmleri ve Yerli gerilim filmleri son zamanlarda çok daha da artmaya devam edecektir ve bizlerde sizleri bu konularda bilgilendirmeye devam edeceğiz.
https://www.cinfilmleri1.com https://www.cinfilmleri1.com/category/korku-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/gerilim-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/gizem-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/yerli-korku-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/cin-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/2018-korku-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/zombi-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/virus-filmleri/ https://www.cinfilmleri1.com/category/18-filmle https://www.cinfilmleri1.com/category/yasakli-filmle
submitted by korkufilmleri to u/korkufilmleri [link] [comments]