Ve zorunlu

Tarih memeleri ve latifeleri buraya!

2019.10.06 16:22 dilivdik123 Tarih memeleri ve latifeleri buraya!

Tarih memeleri ve latifeleri buraya. HistoryMemes but it's Turkish. Both English and Turkish are allowed. (But read the rules) Discord sunucumuz menu ve sidebarda mevcuttur.
[link]


2020.08.25 18:49 sum-poopins ilericilik

Türkiye'de politik, felsefi, bilimsel ve diğer açılardan ilerici insanların toplanıp konuşabileceği, bilgi paylaşabileceği bir platform. Herhangi bir ayrımcılık, faşizm, soykırım inkarı yasaktır. Modernist olmak zorunlu değildir. Reaksiyoner olmayan, entelektüel açıdan besleyici görüşler tartışılabilir.
[link]


2020.11.26 14:09 turkiyesigorta Zorunlu Trafik Sigortası Fiyatları 2021 - 0553 668 1800 En Uygun Fiyatlar

Zorunlu Trafik Sigortası Fiyatları 2021 - 0553 668 1800 En Uygun Fiyatlar

TIKLA ARA 0553 668 1800 TELEFON

Trafik Sigorta Fiyatları

Sigorta Şirketleri İstanbul Ankara Diğer İller Koru Sigorta687 TL656 TL589 TLHDI Sigorta801 TL792 TL830 TLGroupama Sigorta808 TL781 TL735 TLSompo Japan Sigorta846 TL820 TL844 TLRay Sigorta852 TL829 TL865 TLQuick Sigorta888 TL831 TL777 TLAllianz Sigorta934 TL867 TL823 TLTürk Nippon Sigorta976 TL803 TL788 TLMapfre Sigorta1002 TL935 TL898 TLAnadolu Sigorta1039 TL1008 TL833 TLBereket Sigorta1060 TL1004 TL953 TLUnico Sigorta1116 TL1022 TL874 TLOrtalama Fiyat917 TL862 TL818 TL https://turkiyesigortafiyatlari.com/
https://turkiyesigortafiyatlari.com/zorunlu-trafik-sigortasi/
https://turkiyesigortafiyatlari.com/
Tablodaki trafik sigortası fiyatları, Hesapkurdu’ndan son 1 ay içerisinde tüm hasar basamakları ve sadece otomobiller için “günlük olarak güncellenen” prim tekliflerinin illere göre ortalamalarıdır. Aracınıza verilecek teklifler hasar basamağı, araç grubu ve kullanım iline göre farklılık gösterir.
Trafik sigortası tavan fiyatları tablosu İstanbul’da kullanılan, hasar basamakları 1-4-7 olan araçlar içindir. Tavan fiyat teklifleri aracın kullanıldığı il, araç türü ve hasar geçmişine göre farklılık gösterir.
Hasar basamağına göre tavan fiyat hesaplamak için sigorta tavan fiyat hesaplama sayfamızı ziyaret edin.

Trafik Sigortası Nedir?

Trafik sigortası, trafiğe çıkan her motorlu aracın yaptırması zorunlu olan bir sigorta türüdür. Trafik sigortası 3. kişilere ve taşıtlarına verebileceği zararları teminat altına alır. Hazine ve Maliye Bakanlığı trafik sigortası kapsamını ve teminatlarını belirler.

https://turkiyesigortafiyatlari.com/

Zorunlu Trafik Sigortası Teminatları

Zorunlu trafik sigortası poliçelerinin kapsadığı teminatlar ana ve ek olarak ikiye ayrılır. Trafik sigortası ana teminatlar her poliçede bulunur ve kapsamı aşağıdaki gibidir:
  • maddi zararlar teminatı
  • sağlık giderleri teminatı
  • sürekli sakatlık teminatı
  • ölüm teminatı
Trafik sigortası ek teminatları ise risk grubu ile kullanım tarzına bağlı olarak seçilir ve kapsamı aşağıdaki gibidir:
  • asistans teminatı
  • mini onarım hizmeti
  • sigara yanığı
  • hukuksal koruma
Trafik sigortası teminat limitleri her yıl değişir. 2021 için Hazine Müsteşarlığı’nın belirlediği zorunlu trafik sigortası teminat limitleri:
Araç başına kazada trafik sigortanızın karşılayacağı en yüksek tutar 41.000 TL ve kaza başına 82.000 TL’dir. Bunun üzerindeki tutarları sizin karşılamanız gerekir. Ancak kasko sigortanızda ihtiyari mali mesuliyet (İMM) teminatınız olması durumunda, teminat limitiniz dâhilinde kalan kısmı kasko sigortanız karşılar.

Trafik Sigortası Yenileme

Trafik sigortası yıllık olarak yapılan ve poliçe bitim tarihinden önce aracın trafiğe çıkabilmesi için yenilenmesi gereken bir zorunlu sigortadır. Trafik sigortasının teminat ve limitleri aynı olduğu için yenileme döneminde farklı sigorta şirketlerinden prim teklifi alıp, en uygun teklifi veren sigorta şirketinden poliçe kestirmek, çoğu zaman en doğru yöntemdir.
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.26 10:55 nudree TİKA’dan KKTC’deki çiftçilere küçükbaş hayvan desteği

TİKA’dan KKTC’deki çiftçilere küçükbaş hayvan desteği
TİKA Lefkoşa Program Ofisi tarafından, "ivesi" cinsi 253 küçükbaş hayvan KKTC'ye getirildi.
Kıbrıs iklimine uygun ve sütü hellim peynirinde kullanılmaya müsait olan 253 küçükbaş hayvan, zorunlu karantina uygulaması sebebiyle 3 Ekim'e kadar Devlet Üretme Çiftliği'ne bağlı karantina merkezinde kalacak.
Küçükbaş hayvanlar 3 Ekim'den sonra belirlenecek kriterlere göre çiftçilere dağıtılacak.
KKTC Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Dursun Oğuz, Bakanlık yetkilileri ve TİKA Lefkoşa Temsilcisi Havva Pınar Özcan Küçükçavuş, küçükbaş hayvanların karantinada tutulduğu Devlet Üretme Çiftliği'ni ziyaret etti.
BAKAN OĞUZ’DAN TİKA’YA TEŞEKKÜR
Bakan Oğuz, KKTC'de çok etkin bir şekilde çalışmalarını yürüten TİKA'ya teşekkür etti.
Türkiye'den küçükbaş hayvanların KKTC'ye getirilmesinin TİKA'nın projelerinden biri olduğunu söyleyen Oğuz, "KKTC'de hayvancılık sektöründe, özellikle küçükbaş hayvancılıkta, damızlık hayvan ihtiyacı var. Bunu geliştirmeyi ve hayvan sayısını artırmayı hedefliyoruz. Hellim peynirinin içerisinde belli oranda küçükbaş hayvan sütü aranıyor. Bu sütün de Akdeniz ırkı olan koyunlardan sağlanması gerekiyor. İvesi ırkı, en son 1980'lerde KKTC'ye getirilmiş bir Akdeniz ırkı. Türkiye'de de bu koyunlar üretiliyor. O nedenle ayrı bir önem taşıyor." dedi.
Oğuz, "TİKA bir pilot proje uygulamasına başladı. Başarılı olursa rakamlar daha da büyüyerek gelişecek. Bu sayıyı artırmak niyetindeyiz. 1980'den beri bu ülkeye damızlık hayvan gelmedi, bu nedenle TİKA'ya teşekkür etmek istiyorum." diye konuştu.
"HAYVANLAR BELİRLEDİĞİMİZ ŞARTLARLA DAĞITILACAK"
TİKA Lefkoşa Temsilcisi Küçükçavuş, aralıkta faaliyete geçen TİKA Lefkoşa Program Ofisinin ilk günden bu yana farklı alanlarda birçok projeyi hayata geçirmeye devam ettiğini söyledi.
Tarım ve hayvancılık sektörüne büyük önem verdiklerini vurgulayan Küçükçavuş, "Ada iklimine uygun ivesi koyunlar, yanlarındaki koçlarıyla beraber Mersin'den bir pilot proje kapsamında KKTC'ye getirildi. Hayvanlar, karantinadan sonra belirlediğimiz şartlarla dağıtılacak." dedi.
Küçükçavuş, "Bu projenin başarılı olması halinde devam ettirecek olmamız da ülkede özellikle marka haline gelmiş hellimin içerisindeki küçükbaş hayvan sütünün üretiminin artırılması açısından çok önemli." ifadelerini kullandı.
“KIBRIS TÜRK HALKININ YANINDA OLACAK PROJELER YAPMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Küçükçavuş, KKTC'de tarım ve hayvancılık sektöründe doğrudan üreticilerin sorunlarına merhem olacak ve Kıbrıs Türk halkının yanında olacak projeler yapmaya devam etmek istediklerini belirtti. #kucukbashayvancilik #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.11.25 09:53 nudree TİKA’dan KKTC’deki çiftçilere küçükbaş hayvan desteği

TİKA’dan KKTC’deki çiftçilere küçükbaş hayvan desteği
TİKA Lefkoşa Program Ofisi tarafından, "ivesi" cinsi 253 küçükbaş hayvan KKTC'ye getirildi.
Kıbrıs iklimine uygun ve sütü hellim peynirinde kullanılmaya müsait olan 253 küçükbaş hayvan, zorunlu karantina uygulaması sebebiyle 3 Ekim'e kadar Devlet Üretme Çiftliği'ne bağlı karantina merkezinde kalacak.
Küçükbaş hayvanlar 3 Ekim'den sonra belirlenecek kriterlere göre çiftçilere dağıtılacak.
KKTC Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Dursun Oğuz, Bakanlık yetkilileri ve TİKA Lefkoşa Temsilcisi Havva Pınar Özcan Küçükçavuş, küçükbaş hayvanların karantinada tutulduğu Devlet Üretme Çiftliği'ni ziyaret etti.
BAKAN OĞUZ’DAN TİKA’YA TEŞEKKÜR
Bakan Oğuz, KKTC'de çok etkin bir şekilde çalışmalarını yürüten TİKA'ya teşekkür etti.
Türkiye'den küçükbaş hayvanların KKTC'ye getirilmesinin TİKA'nın projelerinden biri olduğunu söyleyen Oğuz, "KKTC'de hayvancılık sektöründe, özellikle küçükbaş hayvancılıkta, damızlık hayvan ihtiyacı var. Bunu geliştirmeyi ve hayvan sayısını artırmayı hedefliyoruz. Hellim peynirinin içerisinde belli oranda küçükbaş hayvan sütü aranıyor. Bu sütün de Akdeniz ırkı olan koyunlardan sağlanması gerekiyor. İvesi ırkı, en son 1980'lerde KKTC'ye getirilmiş bir Akdeniz ırkı. Türkiye'de de bu koyunlar üretiliyor. O nedenle ayrı bir önem taşıyor." dedi.
Oğuz, "TİKA bir pilot proje uygulamasına başladı. Başarılı olursa rakamlar daha da büyüyerek gelişecek. Bu sayıyı artırmak niyetindeyiz. 1980'den beri bu ülkeye damızlık hayvan gelmedi, bu nedenle TİKA'ya teşekkür etmek istiyorum." diye konuştu.
"HAYVANLAR BELİRLEDİĞİMİZ ŞARTLARLA DAĞITILACAK"
TİKA Lefkoşa Temsilcisi Küçükçavuş, aralıkta faaliyete geçen TİKA Lefkoşa Program Ofisinin ilk günden bu yana farklı alanlarda birçok projeyi hayata geçirmeye devam ettiğini söyledi.
Tarım ve hayvancılık sektörüne büyük önem verdiklerini vurgulayan Küçükçavuş, "Ada iklimine uygun ivesi koyunlar, yanlarındaki koçlarıyla beraber Mersin'den bir pilot proje kapsamında KKTC'ye getirildi. Hayvanlar, karantinadan sonra belirlediğimiz şartlarla dağıtılacak." dedi.
Küçükçavuş, "Bu projenin başarılı olması halinde devam ettirecek olmamız da ülkede özellikle marka haline gelmiş hellimin içerisindeki küçükbaş hayvan sütünün üretiminin artırılması açısından çok önemli." ifadelerini kullandı.
“KIBRIS TÜRK HALKININ YANINDA OLACAK PROJELER YAPMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Küçükçavuş, KKTC'de tarım ve hayvancılık sektöründe doğrudan üreticilerin sorunlarına merhem olacak ve Kıbrıs Türk halkının yanında olacak projeler yapmaya devam etmek istediklerini belirtti. #kucukbashayvancilik #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.11.24 21:54 orhanc3lik HP 107W Yazıcı Reset 106A Chip Resetleme

https://puglite.com/urun/hp-107w-yazici-reset-106a-chip-resetleme/

HP 107W Yazıcı Reset

HP Laser 107W Çip Reset Yazıcı Reset Desteklenen ürün yazılımı sürümleri: V3.82.01.01 V3.82.01.02 V3.82.01.08 (yazılımlarımız herhangi bir sürüm için % 100 uygundur)
Yazılım bilginiz yok ise Bizimle iletişime geçebilirsiniz. Tarafımız dan tüm işlemler anın da yapılacaktır.
Desteklenen Yazıcı Modelleri: HP Laser 107w
Ürün yazılımı sipariş etmek için bilmeniz gerekenler:
Yazıcının tam modeli ( aygıtın ön tarafına veya yazıcının arkasındaki etikete bakın)
Yazıcı ürün yazılımı sürümü (yapılandırma raporu satırına bakın – FirmwareVersion)
Seri numarası CRUM kartuşu yongası (sarf malzemesi raporuna bakın ( bilgi sağlar ), SerialNo raporu: CRUM veya kopyalama programı Yazıcı Bilgilerini Kontrol Edin )
Yazıcı seri numarası ( Makine Seri Numarası satırındaki yapılandırma bilgilerine bakın veya Yazıcı Bilgisi Kontrolü ile kopyalayın )
HP Lazer Raporlarını Yazdır 107W
Bir yapılandırma raporu yazdırmak için: [ Devam / İptal ] düğmesini yaklaşık 10 saniye basılı tutun(güç göstergesi yavaşça yanıp sönmeye başlayana kadar) düğmeyi bırakın.
Sarf Malzemeleri Bilgisi raporunu yazdırmak için: [ Devam / İptal ] düğmesini yaklaşık 15 saniye basılı tutun (güç göstergesi yavaşça yanıp sönmeye başlayana kadar) düğmeyi bırakın.
HP Laser 107W Ürün Yazılımı Moduna Girme
Yanıp sönmeden önce, yazıcıyı zorunlu önyükleme moduna geçirmeniz gerekir.Bunu yapmak için, yazıcı kapalıyken, [ PrintScreen ] düğmesini basılı tutun Her iki düğmeyi de ~ 1 sn sonra [ GÜÇ ] düğmesini basılı tutun . Zorunlu moda başarılı girişin ardından TONER göstergesi kırmızı, STATUS – turuncu renkte yanmalıdır .
HP Laser 107W yazılım el kitabı ;
Yanıp sönen yazıcı dışındaki tüm USB aygıtlarının bağlantısını kesin;
Yanıp sönecek yazıcıyı bilgisayara bağlayın ve zorunlu bellenim modunda etkinleştirin
FIX dosyasını usblist2.exe önyükleyici dosyasına sürükleyin
Siyah noktalar küçük bir DOS penceresin de çalışır
Ürün yazılımını bekleyin ve HP Laser 107A ‘ yı yeniden başlatın
Yazıcı yanıp sönüyor, yeniden başlatılmasını bekleyin;
Kartuş yongasını kapatın veya kartuştan çıkarın.
submitted by orhanc3lik to u/orhanc3lik [link] [comments]


2020.11.24 20:36 turkiyesigorta Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800

Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800
Kasko Sigortası Fiyatları 2021 0553 6681800
https://turkiyesigortafiyatlari.com/kasko-sigortasi/

https://turkiyesigortafiyatlari.com/kasko-sigortasi/

Kasko Sigortası Fiyatları 2021

Kasko nedir?

Kasko sigortası sigortalı araca gelebilecek her türlü hasara türkiye sigorta fiyatları (yanma, çalınma, hırsızlık, doğal afetler veya kaza) karşı sigortalıyı koruyan bir poliçe türüdür.
Kasko, aracınızı tercih ettiğiniz teminatlarla güvence altına alabileceğiniz bir sigorta ürünüdür. Zorunlu Trafik Sigortası’nın aksine tamamen isteğe bağlıdır. Süresi 1 yıldır ve aracınızı çarpma, çarpışma, çalınma, yanma, sel, deprem, terör gibi durumlarda güvence altına alır.
Kasko Sigortası’yla aracınızı nasıl koruyabileceğinizi 1-2 ufak örnekle daha kolay açıklayabiliriz:
  • Bir sabah işe gitmek üzere aracınızı otoparktan çıkartırken karşıdaki ağaca çarpıyorsunuz ve aracınızın far, tampon ve kaputunda hasar meydana geliyor. Kasko sigortasıyla aracınızda oluşan bu zararı teminat altına alabilirsiniz.
  • Yine bir gün trafikteyken bir araca arkadan çarptınız ve hem sizin hem de çarptığınız araçta hasar oluştu ve kusur tamamen sizde bulundu. Bu durumda çarptığınız araç için hasar 3. bir kişiye zarar verdiğiniz için sizin Zorunlu Trafik Sigortanız’dan karşılanacak, sizin hasarınız da kasko sigortasına konu olacaktır.

Kasko Hesaplaması Nasıl Yapılır? Sigorta Fiyatları Neye Göre Değişir?

Kasko hesaplaması her sigorta şirketine göre farklı kriterlerle yapılır ancak genel olarak listelemek gerekirse sigorta fiyatlarını araç marka ve modeli, T.C. Kimlik numarası üzerinden elde edilen yaş, cinsiyet ve kaza geçmişi bilgileri, ruhsatın bağlı olduğu il, varsa aracın hasar geçmişi, meslek bilgileri gibi kriterler etkiler. Bunlar içerisinde aracın marka ve modeli sigorta şirketleri için temel değerlendirme kriterlerindendir. Şirket tarafından aynı araca marka ve modeline ait geçmişte yapılmış hasar adedi (frekans), aracın yedek parça fiyatları, üretim adedi, aracın fiyatı gibi kriterler sizden bilgi alınmaksızın sigorta şirketleri tarafından incelenir ve kasko fiyatları bu ve bunun gibi hesapların bileşimi üzerinden yapılır.
Yani basitçe özetlemek gerekirse; aracınızın spor araç veya yedek parçasının pahalı olup olmadığı, sizin veya aracınızın daha önce bir kaza kaydının olup olmadığı, yaşınız, araç yoğunluğundan ötürü plaka iliniz veya mesleğiniz kasko primizini belirlerken sigorta şirketleri tarafından değerlendirilir.

Satın Alırken En Ucuz Kaskoyu Mu Tercih Etmelisiniz, En Doğru Teminatlıyı Mı?

Bu sorunun cevabı tabi ki en doğru teminatlı kasko olacak! Aracınızı güvence altına almak için kasko yaptırıyorsunuz ama ucuz olacak diye sigortanız aracınızın başına gelebilecek hasarları teminat altına almıyor, olacak şey mi? Sigorta alırken önerimiz soru sorun ve poliçenizde gördüğünüz her teminatı inceleyin, ne olduğunu anlamıyorsanız da sorun çünkü İhtiyari Mali Mesuliyet’in, Yeni Değer Klozu’nun, Hasarsızlık Koruma Teminatı’nın veya Muafiyet’in ne demek olduğunu bilmek zorunda değilsiniz. (Bu arada biz ilerleyen yazılarımızda size ne olduğunu anlatacağız ama siz o zamana kadar merak ederseniz, SigortayerineSOR’un, anlatalım.) Teminat poilçenizde olsa bile limiti düşük olursa yine bir hasar anında zararınızı karşılamayabilir, yani ucuzu tercih edeyim derken hasarda yanınızda olamayacak bir sigortayı satın alıyor olabilirsiniz.

Kasko Değer Listesi Nedir?

Kasko Değer Listesi aracınız için belirlenen piyasa bedelinin bulunduğu listedir. Bu liste, Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Türkiye Sigorta Birliği tarafından yayınlanmakta ve yıllık olarak güncellenmektedir. 2013 yılı Nisan ayı itibariyle araç bedeli “rayiç bedel” adı altında kasko poliçeleri üzerinde yer almaktadır.

Plakadan Araç Sigorta Sorgulaması Yapılabilir Mi? Kasko Sorgulaması Nasıl Yapılır?

Yine Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Tramer üzerinden Kasko ve Zorunlu Trafik Sigortası sorgulaması yapabilirsiniz. Tramer online çalışır ve Kasko veya Trafik Sigortası yapıldığı anda sisteme yansır ve sorgulanabilir. Bu sebeple ruhsat bilgileriniz üzerinden sigorta poliçenizin basılı hali olmasa da trafik polisleri sigortalarınızı sorgulayabilmektedir.
Tramer’den Plaka ve T.C Kimlik Numarası, Plaka ve Vergi Kimlik Numarası veya geçmiş poliçe bilgileri üzerinden mevcut Kasko ve Zorunlu Trafik Sigortası bilgilerine ulaşabilirsiniz.

KASKO SİGORTASI NEDİR?

Kasko sigortası kaza, çalınma, yanma gibi çeşitli başlıklar altında aracınızda olası kazaları içeren maddi güvence sunuyor. Zorunlu olmayan bu sigorta türü sıfır veya ikinci el araçlara yapılabilir.Trafik kazaları ve buna bağlı olarak gerçekleşen maddi kayıplar sadece sizden kaynaklı olmamakla birlikte kimi zaman karşı taraftan veya ortamın getirisi olarak da karşınıza çıkabilmektedir.
Teminat kapsamına göre kasko sigortası ürünleri nasıl sınıflandırılır?
1 Nisan 2013’ten itibaren Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları’na göre 4 farklı ürün sunulmaktadır. Bu ürünleri Dar Kasko, Kasko, Genişletilmiş Kasko ve Tam Kasko’dur.

Kasko sigortasının ana teminatları nedir?

\ Aracın karayolunda veya demiryolunda kullanılabilen motorlu, motorsuz araçlarla çarpışması \ Araca sabit veya hareketli bir cismin çarpması veya aracın böyle bir cisme çarpması devrilmesi, düşmesi, yuvarlanması gibi kazalar * Üçüncü kişilerin kötü niyet veya muziplikle yaptıkları hareketler ile fiil ehliyetine sahip olmayan kişilerin yol açacağı zararlar * Aracın yanması * Aracın veya araç parçalarının çalınması veya çalınmaya teşebbüs edilmesi * Grev, lokavt, kargaşalık, halk hareketleri ve terör sonucu oluşan zararlar ile bunların etkilerini azaltmak için yetkili organlar tarafından yapılan müdahalelerde oluşan zararlar * Sel su baskını zararları * Araçta sigara ve benzeri maddelerin teması sonucu oluşan yangın dışındaki zararlar * Yetkili olmayan kişilere çektirilen araca gelen zararlar ile kurallara uygun olmadan çekilen veya çektirilen araçlara gelen zararlar * Kemirgen hayvanların araca vereceği zararlar

Kasko hasarsızlık indirim oranları nelerdir?

\ İlk 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %30 \ İkinci 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %40 * Üçüncü 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %50 * Dördüncü 12 aylık sigorta süresi sonundaki yenilemede %60
Bu oranlar şirketler arasında değişiklik gösterir, fakat genelde uygulama bu şekildedir.

Kasko nasıl bozulur?

Kasko sigortalarında teminatların kullanılması durumunda hasarsızlık oranı etkilenmektedir. Hasarsızlık indirimi %60 oranlarına kadar çıkabilmektedir.

Hangi durumlarda kasko ödeme yapmaz?

* Herhangi bir nükleer yakıttan veya nükleer yakıtın yanması sonucu nükleer atıklardan veya bunlara atfedilen nedenlerden meydana gelen iyonlayıcı radyasyonların veya radyo-aktivite bulaşmaları ve bunların gerektirdiği askeri ve inzibati tedbirlerin neden olduğu bütün zararlar (Bu bentte geçen yanma deyimi kendi kendini idame ettiren herhangi bir nükleer ayrışım olayını da kapsayacaktır), * Kamu otoritesi tarafından çekilme hali hariç araçta yapılacak tasarruflar nedeniyle meydana gelen zararlar, * Poliçede gösterilen aracın, ilgili mevzuat hükümlerine göre gerekli sürücü belgesine sahip olmayan kimseler tarafından kullanılması sırasında meydana gelen zararlar, * Aracın, uyuşturucu madde veya Karayolları Trafik Yönetmeliğinde belirlenen seviyenin üzerinde alkollü içki almış kişilerce veya aynı mevzuatta alkollü içki alamayacağı belirtilen kişilerce alkollü içki alınmak suretiyle kullanılması sırasında meydana..

Aracın çekilmesi esnasında oluşan hasarla kasko sigortasına dahil midir?

Kamu otoritesi tarafından çekilmesi esnasında oluşan hasarlar teminata dahildir. Bir hasarı takiben aracın çekilmesi sırasında, araçta oluşan hasarlar teminat kapsamındadır.

Kasko sigortalarının genel şartlarında kasko ürünlerinin çeşitleri nedir?

01.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren genel şartlarda
*DAR KASKO *KASKO *GENİŞLETİLMİŞ KASKO *TAM KASKO olmak üzere ürün isimleri ve içerikleri tanımlanmıştır.Servis ve hasarda kullanılacak parça seçimi sigortalının tercihine bırakılmış, poliçe prim hesaplamasında bu seçim kriterleri de baz alınmıştır.
Dar Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarından yalnızca bir kısmı için teminatın verildiği üründür. Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarının tamamı için teminatın verildiği üründür. Genişletilmiş Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarının tamamı ve bu genel şartlarda ek sözleşme ile teminat kapsamına dahil edilebilecek risklerden bir kısmı için teminatın verildiği üründür. Tam Kasko: Kasko sigortası genel şartlarında yer alan teminat gruplarının tamamı ve bu genel şartlarda ek sözleşme ile teminat kapsamına dahil..
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.24 18:41 turkiyesigorta Zorunlu Trafik Sigortası Fiyatları 2021 - 0553 6681800

Zorunlu Trafik Sigortası Fiyatları 2021 - 0553 6681800
Zorunlu Trafik Sigortası Fiyatları 2021 araba araç otomobik kamyon tır otobüs motosiklet
Zorunlu Trafik Sigortası neden buna ihtiyacınız var : Sigortasız olarak araç kullanmak yasalara aykırı ve tehlikelidir çünkü sürücü ve aracı bir kaza, çarpışma veya genel hırsızlık ve vandalizme karşı korunmamaktadır.araç sigortası türkiye sigorta fiyatları
https://turkiyesigortafiyatlari.com/zorunlu-trafik-sigortasi/

Telefon 0553 668 1800

https://turkiyesigortafiyatlari.com/zorunlu-trafik-sigortasi/
Kimin ihtiyacı var : Sürücüler
Nedir : Otomobil sigortası, otomobilleri, motosikletleri, kamyonları ve diğer araçları kapsar ve olay ister dikkatsizlik isterse kaza olsun, sürüşten kaynaklanabilecek fiziksel hasar veya bedensel yaralanmaya karşı koruma sağlamak içindir.

Trafik Sigortası

Ülkemizde trafiğe çıkan her aracın yaptırması zorunlu olan bir sigorta türüdür. Trafik anında yaşanabilecek kazalarda karşı tarafın veyahut kaza sırasında hasar görebilecek 3.şahısların maddi ve bedeni zararlarını karşılamaya yönelik sigorta çeşidir.

Trafik Sigortası Fiyatları – 2021

Tablodaki trafik sigortası fiyatları, Hesapkurdu’ndan son 1 ay içerisinde tüm hasar basamakları ve sadece otomobiller için “günlük olarak güncellenen” prim tekliflerinin illere göre ortalamalarıdır. Aracınıza verilecek teklifler hasar basamağı, araç grubu ve kullanım iline göre farklılık gösterir.

Zorunlu Trafik Sigortası 2021

  • Türkiye sınırları içinde geçerlidir.
  • Bu sigortası olmayan motorlu taşıtlar trafikte yasaktır.
  • Politikada belirtildiği üzere, aracı kullanırken sürücünün başka bir kişinin ölümüne veya başka bir kişinin yaralanmasına veya herhangi bir şeye zarar vermesine neden olması durumunda sürücünün 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca hukuki sorumluluğu , sınırları dahilinde zorunlu trafik sigortası kapsamındadır.
  • Trafik Sigortası yıllık olarak ücretlendirilir.
  • Zorunlu Trafik Sigortası üçüncü şahısların zararlarını tazmin eder, aracınıza verilen zararları karşılamaz. Aracınızın hasarlarını karşılamak için Kasko Sigortası yaptırmanız gerekmektedir.
  • Zorunlu Trafik Sigortası, manevi tazminat taleplerini karşılamaz.
  • Garanti limitleri ve primler Hazine tarafından belirlenir ve Resmi Gazete’de ilan edilerek yürürlüğe girer.
  • Sorumluluk sınırları araç tipine bağlıdır. Haziran 2015’te çıkarılan yasa ile üçüncü şahısların sağlık giderleri SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) tarafından karşılanmaktadır.
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.24 10:13 mimlords Hangi durumlarda uçak zorunlu iniş yapar?

Zorunlu inişlerde önemli olan kısım, pilotun yaşanan olayı iyi bir biçimde inceleyip, hızlı bir şekilde karar vermesidir. Ayrıca, pilotun mecburi iniş gerektirecek acil durumları bildirebilmesi için kokpit-kule arası iletişim kanallarını da etkin şekilde kullanması gerekir.

Herhangi bir destinasyona yapılan uçuşlarda mecburi inişin gerçekleşebilmesi için uçuş güvenliğinin tehlikeye girmesinin yeterli olacağı belirtilmişti. Ancak uçuşlarda her görüşten, her kişilikten insanlar bir arada bulunduğundan ve uçakta gerçekleşebilecek olayların tahmin edilememesi ya da tahmin edilse bile gerekli tedbirlerin alınamaması oldukça farklı mecburi iniş sebepleri doğurmaktadır.
Örneğin; 2016 senesinde İngiliz havayolu şirketi tuvalet tıkanık olduğundan mecburi iniş gerçekleştirdi. 2014 senesinde Kore Hava Kuvvetleri’nin baş yöneticisi Cho Hyun-ah, ikram edilen kuruyemişin kâsede değil de pakette sunulmasından ötürü kavga çıkardı ve mecburi iniş yapıldı. 2010 senesinde New York’tan kalkan uçağın içinde kurtçukların olduğu fark edildikten sonra mecburi iniş gerçekleştirildi.
submitted by mimlords to pozitificerikreddit [link] [comments]


2020.11.24 04:59 turkiyesigorta Motosiklet Sigortası Fiyatları 2021 : 0553 668 1800 Kasko Trafik

Motosiklet Sigortası Fiyatları 2021 : 0553 668 1800 Kasko Trafik
Motosiklet Trafik Sigortası Merak Ettikleriniz
Trafik Sigortası kapsamındaki ürünlerimizden biri olan Motosiklet Trafik Sigortası ile, trafikte kusurlu olarak zarar verdiğin üçüncü şahısların maddi ve bedeni tazminatlarını, teminat limitleri dahilinde öder.
https://turkiyesigortafiyatlari.com/motosiklet-sigorta-motosiklet-sigorta-fiyatlari-2021/

https://turkiyesigortafiyatlari.com/motosiklet-sigorta-motosiklet-sigorta-fiyatlari-2021/
  • 100 cc motosiklet sigorta fiyatları
  • 150 cc motor sigorta fiyatı
  • 2 el motosiklet sigorta
  • 100 cc motor Sigortası ne kadar
  • Motosiklet sigorta fiyatları Forum
  • Motosiklet sigorta fiyatları Forum
  • Motosiklet trafik sigorta Fiyatları
  • Atv motor sigorta ücreti

Kasko Sigortası ile Zorunlu Trafik Sigortası arasındaki fark nedir?

Kısaca; Kasko Sigortası senin uğrayacağın zararları, Zorunlu Trafik Sigortası ise senin karşı tarafa vereceğin zararları karşılar.

Motosiklet Trafik Sigortası manevi tazminat taleplerini karşılar mı?

Zorunlu Trafik Sigortası kapsamında yer alan Motosiklet Trafik Sigortası sadece maddi tazminat taleplerini, teminat limitleri dahilinde karşılar. Manevi tazminat taleplerini karşılamaz.

Motosiklet Trafik Sigortası yaptırmak neden zorunlu?

Motosikletinle trafikte zarar verebileceğin üçüncü kişilerin maddi ve bedeni zararlarını karşılaman için zorunludur.
Motosiklet sürücüsü olmak her ne kadar keyifli olsada gerekli önlemleri almak gerekir. Güvenli bir yolculuk, motosiklet sürücülerinin öncelikleri arasında yer alır. Çoğu kişi de risklerinden dolayı motosiklet almaktan vazgeçer. Motosiklet ile keyifli ve güvenli bir yolculuk için uyulması gereken bazı kurallar vardır. Bu kuralların başında trafik kurallarına uymak ve motosiklet zorunlu trafik sigortasını yaptırmak yer alır. Motosiklet için trafik sigortası nasıl yapılır, neden önemlidir sorularının cevabını yazımızda bulabilirsiniz.

Motosiklet Trafik Sigortası nasıl Yapılır?

Motosiklet sigortanızı, Başbakanlık hazine Müsteşarlığı tarafınca trafik sigortası yapma yetkisi bulunan sigorta şirketleri aracılığıyla yapabilirsiniz. Sigorta işlemlerine başlayabilmeniz için ruhsat ve kimlik bilgilerinizi, sigorta şirketine sunmanız kafi olacaktır.
Sigorta şirketi, ödemeniz gereken prim meblağı ve sigorta teminat kapsamı hakkında lüzumlu çalışmayı yaparak tarafınıza sunacaktır. Sunulan poliçenin size uygun olması halinde sigorta şirketi aracılığı ile trafik sigortanızı yapmış oldurabilirsiniz.
Zorunlu trafik sigortası neden yaptırılmalıdır öğrenmek için sayfamızı ziyaret edin.
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.23 19:54 turkiyesigorta Türkiye Sigorta Fiyatları

Türkiye Sigorta Fiyatları
Kasko ve Trafik Sigortası
  • Türkiye Sigorta kasko ve zorunlu trafik sigortası tekliflerini diğer sigorta firmalarının teklifleri ile karşılaştırın.
  • Türkiye Sigorta Fiyatların dan 365 gün ve 7/24 online hizmet alabilir, aracınız için en uygun poliçeyi anında satın alabilir, poliçenizi online bastırabilirsiniz.türkiye sigorta fiyatları
Kişiselleştirilmiş çevrimiçi Sigorta Tekliflerini ücretsiz olarak karşılaştırın ve satın alın
https://turkiyesigortafiyatlari.com/

Sigorta Çeşitleri Acenteleri :

  • Kasko sigortası, kaza, çarpma, çarpılma, yanma, hırsızlık ve çalınmaya teşebbüs vs. gibi durumlarda aracı güvence altına alır. …
  • Trafik sigortası …
  • Özel Sağlık Sigortası …
  • Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) …
  • Konut Sigortası …
  • Zorunlu Deprem Sigortası (DASK) …
  • Yıllık Hayat Sigortası …
  • Seyahat Sigortası
Onerigo
İş Makineleri
Türkiye Sigorta
Sargı Bezi
Pestnova
Uçak Kargo
submitted by turkiyesigorta to u/turkiyesigorta [link] [comments]


2020.11.23 10:24 NicksizHesap Osmanlı imparatorluğu'nda Feminizm

Osmanlı İmparatorluğu'nda feminizm genel olarak II. Meşrutiyet sonrasındaki göreceli özgürlük ortamında ivme kazandı. Daha öncesinde ise dinsel ve geleneksel nedenlerden dolayı kısıtlı olan kadın yaşamı Tanzimat ile değişime uğramıştı. Tanzimat döneminde yetişen eğitimli kadınlar sonraki kuşaklarda Osmanlı'da hak arayışlarına girdi. II. Meşrutiyet döneminde ise örgütlü hareket edilmeye başlandı ve çeşitli kadın cemiyetleri kurulup kadın dergileri çıkarıldı. 19. Yüzyılda Avrupa feminizmi oy hakkını savunup bu konuda mücadele verirken Osmanlı kadını daha fazla özgürlük, iş olanağı, eğitim ve sosyal yaşam mücadelesi veriyordu. Özellikle Kadınlar Dünyası adlı dergi ile Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti feminizm bağlamında Osmanlı'da uç noktalardaydı. Ülkeye geç gelen milliyetçilik anlayışı doğrultusunda da bazı kadınlar eski Türklerde var olan kadın-erkek eşitliğini verdikleri mücadelede dile getiriyordu.
Dönemler
Tanzimat öncesi dönemi
Osmanlı İmparatorluğu'nda kadının toplumdaki yeri erkek hegemonyası ve muhafazakâr toplum görüşü gibi "geleneksel ve dinsel" bağlam şeklinde özetlenecek nedenlerden dolayı kısıtlıydı.[1][2] Yerel ihtiyacı karşılayacak kapalı küçük aile ekonomileri mevcuttu. Kadınların toplumdaki yeri dinsel anlayışa uygun olarak devlet bürokrasisi tarafından hazırlanan kanunlarla belirlenmişti. Bu kanunlara göre bir kadın bir erkekle eşit değildi ve mahkemede şahitlik konusunda onun yarısı sayılmaktaydı. Bu aile hukukuna göre kadın daha az değerli olan canlıydı. Üretim konusunda kırsal kesimde yaşayan ve tarım ve hayvancılık ile uğraşan Osmanlı kadını şehirde yaşayanlara oranla daha aktifti. Şehirli Osmanlı kadını genel olarak üretim ve hizmet sektöründen tecrit edilmiş haldeydi.[3] Bu kadın biçimlendirmesi kadının "edilgen" olarak görülmesiyle alakalıydı ve değişime uğraması Batı'daki yeniliklerin etkisiyleydi. 19. Yüzyıl bu bağlamda oldukça önemli oldu. Çünkü Osmanlı'da kadın hareketleri bu dönemde başlamıştı.[4] Şemseddin Sami gibi isimler kadınları toplumun diğer bir yarısı olarak gördüklerini belirten ve değişimi isteyen aydınlardan sadece biriydi.[5] Fakat pratikte pek fazla bir değişim yaşanmadı. Kadınlar gündelik yaşamda ikincil sırada olmaya devam etti. Örneğin dört kez Şeyhülislamlık görevine gelmiş Musa Kazım Efendi (1858-1920) kadınları yaratılış gayelerinin çocuk doğurmak ve onları büyütmek olduğunu belirtiyor, bu gayeyi engelleyecek yükseköğrenimi uygun bulmuyor ve buna karşın da kendi aralarında olmak şartıyla konser ve konferans gibi eğlenceler düzenleyebileceğini belirtiyordu.[5] Prens Sabahaddin'in annesi Seniha Sultan da Osmanlı kadının durumunu Fransa'daki arkadaşına yazdığı şu mektup cümleleriyle anlatıyordu:
“Ah, ah, siz de sanıyordunuz ki Abdülhamid’in devrildiği günün ertesi Türk kadınlığı çok şeyler kazanacak, değil mi? Değişen hiçbir şey yok sevgili iki gözüm!... Ah sevgili hemşirem, unutmuyorum... Daha bir yıl önceydi, bana Türkiye’de feminizm ergeç bir zemin bulacağından bahsediyordunuz... Bugün nerede olduğumuzu biliyor musunuz?... Şuradayız. Müslüman kadını, üst üste üç peçe de örtünse açık arabada gezemez. Landoların üstü örtük, camları kapalı, perdeleri indirilmiş olacak. Abdülhamid zamanında böyle şey görmemiştik.[6]„
Tanzimat dönemi
Tanzimat düzenlemeleri ile Osmanlı kadının statüsünde iyileştirmelere gidildi. 1856 tarihli Islahat Fermanı ile de bireylerin sahip oldukları cinsiyetlere göre ayrımcılık yapılamayacağı belirtildi. Aynı zamanda miras konusunda kadınlara da hak verildi. Dönemin önemli görülen düzenlemeleri ise evlenme konusunda resmî izin alınması ve imamlara nikâh memuru sıfatının verilmesi idi.[7]
Osmanlı'da öne çıkan feminizm hareketleri Tanzimat sonrasında başladı. Feminizm olgusu Tanzimat ile Osmanlı topluma yerleşen özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık doğrultusunda kendisini gösterebildi. Daha çok entelektüel batı yönlü bürokrat aileler ile iletişim içinde olan kadınlar tarafından benimsendi. Tanzimat ve II. Meşrutiyet ortamını hazırlayan yenilikçi erkekler de yeni toplum düzeninde kadın modernleşmesinin eski anlayışlardan kurtulmanın bir yolu olarak görmekteydi.[8]
Osmanlı kadını Tanzimat Fermanı ile birlikte azınlık haklarından ve Fransız ihtilali etkisi ile de eşitlik olgusunun farkına vardı ve cinsiyetler arasındaki eşitsizliklere dikkat çekti. Yenileşmeyle 1869'da ilk kız okulu açıldı. Fatma adındaki bir kadın da Beşiktaş’daki Kız Rüştiyesi’ne müdür olarak atandı. Aydın kesim de kadın haklarından bahsetmeye başladı.[9] Tanzimat ile beraber kadın hakları konusunda en genel tartışma onların kamusal alanda yer alıp almaması idi. Nitekim Osmanlı kadının kamusal alanda aktif olarak yer alması dönüştürücü bir etki yarattı. II. Meşrutiyet'e kadar olan süreçte muhafazakâr fikirler doğrultusunda kadınların eğitimi ve iyi bir eş, anne ve insan olmaları üzerinde duruldu, onların siyasi haklarından neredeyse hiç bahsedilmedi. Ekonomik alanda ise birkaç tekliften öteye gidilemedi.[10] Aynı dönemlerde Batı'da feminist hareket güçlenerek varlığını artırmış ve Avrupa ülkelerinde eğitim görüp ülkesine birer aydın olarak dönen öğrencileri etkilemişti. Böylelikle kadın hareketlerinin düşünsel desteği sağlanmış oluyordu. Tanzimat döneminde eğitim almış Osmanlı kadını II. Meşrutiyet döneminde dikkat çeken atılımlar içerisinde oldu.[11]
II. Meşrutiyet DÖNEMİ
Osmanlı'da özgürlük ve eşitlik olgusu en güçlü ve en yaygın şekilde II. Meşrutiyet döneminde hissedildi. Aynı zamanda bu dönemde İttihat ve Terakki ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın cepheleşmeleri ile sokak terörünü andıran seçimler görüldü.[12] Bu dönemde kadın hakları konusunda İslam'ın tasarladığı kadın, ideal kadın ve Avrupalı kadın fikirleri tartışıldı. İstanbul, İzmir ve Selanik gibi büyük Osmanlı şehirlerinde yaşayan eğitimli Osmanlı kadınları kadın hakları konusunda çalışmalar yapmaya başladı. Bu çalışmalar ile kadının geleneksel nitelikteki statüsü değiştirilmeye çalışıldı. Büyük çoğunluğu olmasa da gelecek kuşakları etkileyecek kadar feminist hareket Osmanlı toplumunda yerleşmeye bu dönemde başlamıştı.[13]
İlk Osmanlı feministlerinin bir araya gelerek örgütlü şekilde hareket etmeye başlaması çeşitli kadın cemiyetlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. Kurulan bazı dernekler kadın haklarını temel almakta ve feminist özellik taşımaktaydı. Bu cemiyetlerden en öne çıkan ve en radikal isteklerde bulunanı ise Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'ydi. Bu cemiyet Kadınlar Dünyası adlı derginin kurulmasından bir ay sonra kurulmuştu ve her ikisinin de imtiyaz sahibi kişisi Nuriye Ulviye Mevlan Civelek'ti.[14] Dönemin en öne çıkan kadın dergileri ise genel olarak Kadın, Mehasın, Kadın Bahçesi, Kadın Hayatı, Kadınlar Duygusu ve Kadın Kalbi idi.[15] Çıkarılan dergiler ile basın-yayın yoluyla kadınlara hitap edilmeye başlandı.[13]
Feminist örgütlenmenin önemli bir safhası olan cemiyetler Osmanlı'da da etkisini gösterdi. Bu cemiyetlerin bazıları hayır kurumu niteliğindeydi. Feminist özellik taşıyan cemiyetler ise kadınları eğitmeyi, bilinçlendirmeyi ve iş olanakları yaratıp sosyal hayatta daha fazla yer almasını sağlamak için uğraşıyordu. Bunlar genel olarak İttihat ve Terakki Kadınlar Şubesi, Kadınları Esirgeme Derneği, Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, Teali Nisvan Cemiyeti, Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Osmanlı Cemiyet-i Nisaiyye ve Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'ydi.[16] Teali Nisvan Cemiyeti Halide Edib tarafından 1908 yılında kurulmuştu. İngiltere'deki kadın hareketleriyle iletişim halindeydi. Osmanlı kadınlarını bilinçlendirmek dışında cemiyet üyelerinin eğitimlerini de önemsiyordu. Örneğin cemiyete üye olabilmek için iyi düzeyde Türkçe bilmek ve verilen İngilizce derslerinde sürekli katılım göstermek gerekiyordu. Bu koşullar aslında cemiyetin idealindeki kadın biçiminin bir göstergesiydi.[17]
Meşrutiyet dönemi kadınlara hukuksal hakların da verildiği bir dönem oldu ve sonraki süreçte etkisi devam etti. 1917 tarihli aile kararnamesi ile nişana hukuksal bir bakış verildi. Kadınlar için 17, erkekler için ise 18 yaş evlilik için alt sınır kabul edildi. Aynı zamanda iki şahitli ve bir memurlu evlilik işlemi zorunlu oldu.[18] Kararnamenin çıkmasında Ziya Gökalp, Ahmet Şuayip ve İbrahim Hakkı Mansurizade Saib'in etkisi vardı.[19] Kadın Dergileri
Türk toplumunda kutsal sayılacak kadar değerli bir meslek olarak görülen öğretmenlik[20] Osmanlı kadınlarının da öne çıktığı alanlardan biriydi. Önceleri Osmanlı'da kadın öğretmenler vardı, hatta müfettiş bile olabiliyordu fakat Meşrutiyet döneminde ilk kez bir kadın öğretmenlik dışında devlet kadrosuna alındı. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti üyesi Bedra Osman Hanım, öğretmenlik dışında görev yapan ilk kadın Osmanlı memuru oldu. İlerleyen yıllarda, özellikle de Osmanlı'nın son dönemleri ile Türkiye'nin kuruluş evresinde yaşamış Türk kadınları tiyatroda da sahne almaya başladı. Afife Hanım "Jale" takma adıyla sahne alan ilk Türk kadını oldu. Takip eden dönemde Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmış olsa bile Afife Hanım'ın öncülüğünü Şaziye Moral, Neyyire Neyir ve Bedia Muvahhit devam ettirdi.[21]
Özellikle basın- yayın dışında düzenlenen konferanslar da kadınların hak arayışında etkili oldu. Kadınlar bu konferanslarda istek ve şikâyetlerini dillendirdi. 1911 yılında İstanbul'da bulunan bir konakta Beyaz Konferanslar başlığı altında düzenlenen konferanslara 300'den fazla kişi katıldı. Bu konferanslar P. B mahlasını kullanan ve ailesiyle yaşayan bir kadının evinde düzenleniyordu. Fatma Nesibe Hanım konferansların en dikkat çeken kadınıydı ve hararetli hitaplarda bulunuyordu.[22][23]
Osmanlı'daki savaşlar silsilesi doğal bir sonuç olarak erkek nüfusunun azalmasına neden oldu. Erkek nüfusunun azalması kadınların iş yaşamında daha etkin hale gelmesini sağladı. Bunun etkileri II. Meşrutiyet ile I. Dünya Savaşı yıllarında hissedildi. Kadınlar artık İstanbul Kibrit Fabrikası, İzmit Aba Fabrikası, Çorap Fabrikası ve Beykoz Deri Fabrikası gibi üretim noktaları ile halıcılık sektöründe çalışmaya başladı. I. Dünya Savaşı'ndan iki yıl önce halı sektöründe kadın iş gücünün oranı %50 idi.[24]
Tanzimat ile başlayan eğitimli kadın hareketi ile dolaylı bir sonuç olarak eğitim yaygınlaştırıldı. İlköğretim zorunlu ve ücretsiz hale geldi. Kız çocukları için rüştiye sonrasında idadiler, takip eden süreçte ise kız öğretmen okulları açıldı.[25] Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyetin ilanı (1908) sonrasındaki 10 yıllık dönemde binden fazla süreli yayın çıktı. Bunların birçoğu kısa ömürlü olurken kimileri de tek sayı çıkartabildi. Dönemin kadın dergileri de basın-yayın yolunun verilecek mücadeledeki öneminin farkına varan kişiler kuruyordu. Feminizm özelliğini içinde en çok barındıran dergi ise Kadınlar Dünyası adlı dergiydi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda yayımlanan ilk kadın dergisi Terakki-i Muhadderât, Terakki gazetesi bünyesinde 1869'da yayımlandı, haftalık olarak 48 sayı çıktı. Bu dergide kadının toplumdaki yerini eleştiren, mahlaslar altında ve sıkça başlıksız yayımlanan mektuplar mevcuttu.[26] İlk kadın dergilerinden biri Mehasin'di. Eylül 1908 ile Kasım 1909 tarihleri arasında aylık dergi olarak çıktı. Kadınlarla alakalı çeşitli konular hakkında öğretici içeriklerin yanı sıra konferans metinleri de yayımlanırdı. Bunların dışında diğer ülkelerde tanınan kadınlar ve kadın hareketleri hakkında da bilgiler veriliyordu, çekiliş veya piyangolar ile dergiye abone sayısı artırılmaya çalışıldı[27]; Demet kadınlara yönelik haftalık olarak 1908 yılında İstanbul'da çıkmış ilmi ve siyasi bir dergiydi. İlk sayılarında yazarların çoğu erkekti. Bu erkekler genel olarak Jön Türklerdendi. Çocukların eğitimi, moda dünyası, kadınların bilinçlendirilmesi ve yüz bakımı gibi konulara yer verilirdi. Birçok İttihatçı özellikteki kişi bu dergide yazılar yayımladı ve dergi etkili oldu. 7 sayı süren bir yaşamı oldu; Kadın Osmanlı'nın büyük şehirlerinden Selanik'te çıkan bir dergiydi. Ekim 1908 ile Mayıs 1909 tarihleri arasında çıktı. 30 sayılık bir ömrü oldu. Mehasin ve Demet dergileri gibi genel olarak kadın konularını ele aldı; Musavver Kadın meşrutiyetin ilanından 3 yıl sonra yayımlanmaya başladı. 7 sayı sonra sona erdi. Kadınlara yönelik akademik konular ve siyasi bilgiler paylaşılıyordu.[28] Hanımlar Alemi 1913-18 arasında 30 sayı olarak yayımlandı. Resimli bir kadın dergisiydi ve genel amacı kadınlara okuma alışkanlığı kazandırmaktı. Erkekler Dünyası adıyla 1913 yılında İstanbul'da çıksa bile genel gayesi kadınlığa hizmetti; Kadınlar Alemi sosyal ve edebi bir kadın gazetesiydi. 4. sayıdan sonra isim değişikliğine gidildi ve Osmanlı Kadınlar Alemi adıyla çıktı. 9 sayılık bir ömrü oldu. Çağdaşları gibi kadın haklarını savunmasının dışında edebi bir yönü de bulunmaktaydı. Siyasi yönü meşrutiyet yanlılığı, edebi yönü ise Servet-i Fünûn'du. Bu dergi ve gazeteler dışında benzer özelliklere sahip Seyyale, Siyanet, Kadınlık ve Kadın Hayatı gibi dergiler de çıkarıldı.[29]
Cumhuriyete yakın dönemlerde ise Bilgi Yurdu Işığı Ahmed Edip tarafından kuruldu, genel amacı Hanımlar Bilgi Yurdu Muessesi'nin yaptığı faaliyetleri daha fazla kadına ulaştırmaktı; Genç Kadın dergisi sosyal ve edebi bir dergiydi: on beş günde bir çıkardı. İmtiyaz sahibi kişisi Muallim Fuat Şükrü idi; Türk Kadını'nın genel gayesi kadınlara, ülkeye ve geleceğe hizmet etmekti. Bunların dışında Sedat Simavi'nin imtiyaz sahibi olduğu İnci, Hanım ve Kadın Saltanatı gibi dergiler de vardı.[30] Bu dergilerin hepsi feminist özellikte olmasa bile feminizm ilkelerine paralel yayınlarda bulunmuş olması ve Osmanlı kadının bilinçlendirilmesi için yayın yapmasında ötürü önemlidir.
submitted by NicksizHesap to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.11.22 20:37 Hydra_11 vdcasino402 / vdcasino 402 - Vdcasino Yeni Giriş Adresi

vdcasino402 / vdcasino 402 - Vdcasino Yeni Giriş Adresi
VDCASİNO GİRİŞ İÇİN TIKLAYINIZ
vdcasino 402 bahis sitesi kullanıcıları canlı bahislerde karşılaşma boyunca değişen oranlarla maçın gidişatına göre en doğru tahminleri yapabilmektedir. Tabii ki, canlı bahis siteleri de sizinle birlikte aynı maçı yakından izliyor ve oranları buna göre ayarlıyor.
Bir sitede hizmet sunan canlı destek hattının müşteri temsilcilerinin, gerçekten sizin kendilerine yönelttiğiniz sorular hakkında bilgi sahibi olması önemlidir. Farklı seçenek ve imkânları bünyesinde barındırarak her geçen gün üye sayısını artırmakta olan bu bahis sitesi, son yıllarda oldukça fazla tercih edilmektedir. Bir kaç istisna casino dışında hemen hemen tüm online casinolar güzenlidir.
Şeffaf hizmet politikası ise sitelerin lisans ve firma gibi temel bilgilerini net bir şekilde paylaşmayı zorunlu kılmaktadır. Bu sitede bütün ödeme işlemlerini sorunsuz ve oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşmekte, üyeler hiçbir sorun ile karşı karşıya kalmamaktadır. Çevrim kurallarını, ilgili bonus türü için geçerli olan hükümler bağlamında tamamladıktan sonra, vdcasino402 para çekme servisine devam edebilir ve birçok farklı yöntem ile kısa bir süre içerisinde para çekme işlemini başarılı bir şekilde tamamlayabilirsiniz.
https://preview.redd.it/0ns0it4jgu061.jpg?width=1426&format=pjpg&auto=webp&s=255356e3952c5bdff558aa1d02337a13789224f0
Bingo, tavla, okey ve forex vb. Bu bahis sitesinde yer alan geniş oyun çeşitleri bahis severle sunulmakta olup, bahis severlerin oyunlar sayesinde verimli vakitler geçirmesi sağlanmaktadır. Bet siteleri, online platformlar üzerinde en sık tercih edilen ortamlardan olmaktadır. Tüm bu seçenekler büroyu tercih edilebilir kılar.
Genellikle kaçak bahis siteleri bu istatistikleri göz önünde tutuyor ve sizin yüksek kazanç elde etmeniz adına, bahislerinizi kaybetmemeniz için gereken mücadeleyi veriyorlar. Bet seçenekleri ile ideal bir site olan vdcasino 402 , aynı zamanda da sanal kartlar olarak bilinen AstroPay, EcoPayz ile beraber son olarak QR kodu ve Akbank referans kodu gibi alternatifleri ile de para yatırma işlemlerinin gerçekleştirilmesinde kullanılan bir unsurlar olarak ifade edilmektedir. vdcasino402 adresinde futbol bahislerinin yanı sıra; boks, kriket, dart, badminton, basketbol başta olmak üzere daha pek çok farklı bahisler yapılabilmektedir. Türkiye’de casino sayfalarına bu kadar önem veren pek az site var ve siz de bir online casino severseniz; şüphesiz vdcasino402 ’in sağladığı hizmetleri çok beğenebilirsiniz. Bahiste risk kontrolü, yüksek oranlar sayesinde bahisçilerin elinde oluyor.
VDCASİNO YENİ ADRESİ İÇİN TIKLAYINIZ
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 247, 248, 249, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326, 327, 328, 329, 330, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 370, 371, 372, 373, 374, 375, 376, 377, 378, 379, 380, 381, 382, 383, 384, 385, 386, 387, 388, 389, 390, 391, 392, 393, 394, 395, 396, 397, 398, 399, 400, 401, 402, 403, 404, 405, 406, 407, 408, 409, 410, 411, 412, 413, 414, 415, 416, 417, 418, 419, 420, 421, 422, 423, 424, 425, 426, 427, 428, 429, 430, 431, 432, 433, 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 446, 447, 448, 449, 450, 451, 452, 453, 454, 455, 456, 457, 458, 459, 460, 461, 462, 463, 464, 465, 466, 467, 468, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 476, 477, 478, 479, 480, 481, 482, 483, 484, 485, 486, 487, 488, 489, 490, 491, 492, 493, 494, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 501, 502, 503, 504, 505, 506, 507, 508, 509, 510, 511, 512, 513, 514, 515, 516, 517, 518, 519, 520, 521, 522, 523, 524, 525, 526, 527, 528, 529, 530, 531, 532, 533, 534, 535, 536, 537, 538, 539, 540, 541, 542, 543, 544, 545, 546, 547, 548, 549, 550, 551, 552, 553, 554, 555, 556, 557, 558, 559, 560, 561, 562, 563, 564, 565, 566, 567, 568, 569, 570, 571, 572, 573, 574, 575, 576, 577, 578, 579, 580, 581, 582, 583, 584, 585, 586, 587, 588, 589, 590, 591, 592, 593, 594, 595, 596, 597, 598, 599, 600, 601, 602, 603, 604, 605, 606, 607, 608, 609, 610, 611, 612, 613, 614, 615, 616, 617, 618, 619, 620, 621, 622, 623, 624, 625, 626, 627, 628, 629, 630, 631, 632, 633, 634, 635, 636, 637, 638, 639, 640, 641, 642, 643, 644, 645, 646, 647, 648, 649, 650, 651, 652, 653, 654, 655, 656, 657, 658, 659, 660, 661, 662, 663, 664, 665, 666, 667, 668, 669, 670, 671, 672, 673, 674, 675, 676, 677, 678, 679, 680, 681, 682, 683, 684, 685, 686, 687, 688, 689, 690, 691, 692, 693, 694, 695, 696, 697, 698, 699, 700, 701, 702, 703, 704, 705, 706, 707, 708, 709, 710, 711, 712, 713, 714, 715, 716, 717, 718, 719, 720, 721, 722, 723, 724, 725, 726, 727, 728, 729, 730, 731, 732, 733, 734, 735, 736, 737, 738, 739, 740, 741, 742, 743, 744, 745, 746, 747, 748, 749, 750, 751, 752, 753, 754, 755, 756, 757, 758, 759, 760, 761, 762, 763, 764, 765, 766, 767, 768, 769, 770, 771, 772, 773, 774, 775, 776, 777, 778, 779, 780, 781, 782, 783, 784, 785, 786, 787, 788, 789, 790, 791, 792, 793, 794, 795, 796, 797, 798, 799, 800, 801, 802, 803, 804, 805, 806, 807, 808, 809, 810, 811, 812, 813, 814, 815, 816, 817, 818, 819, 820, 821, 822, 823, 824, 825, 826, 827, 828, 829, 830, 831, 832, 833, 834, 835, 836, 837, 838, 839, 840, 841, 842, 843, 844, 845, 846, 847, 848, 849, 850, 851, 852, 853, 854, 855, 856, 857, 858, 859, 860, 861, 862, 863, 864, 865, 866, 867, 868, 869, 870, 871, 872, 873, 874, 875, 876, 877, 878, 879, 880, 881, 882, 883, 884, 885, 886, 887, 888, 889, 890, 891, 892, 893, 894, 895, 896, 897, 898, 899, 900, 901, 902, 903, 904, 905, 906, 907, 908, 909, 910, 911, 912, 913, 914, 915, 916, 917, 918, 919, 920, 921, 922, 923, 924, 925, 926, 927, 928, 929, 930, 931, 932, 933, 934, 935, 936, 937, 938, 939, 940, 941, 942, 943, 944, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 957, 958, 959, 960, 961, 962, 963, 964, 965, 966, 967, 968, 969, 970, 971, 972, 973, 974, 975, 976, 977, 978, 979, 980, 981, 982, 983, 984, 985, 986, 987, 988, 989, 990, 991, 992, 993, 994, 995, 996, 997, 998, 999
submitted by Hydra_11 to u/Hydra_11 [link] [comments]


2020.11.22 10:46 Red_I_Found_You O Ünlü Pilot Kalem

Pilot kalem argümanını duymayanınız yoktur. Bu posta bu argümanın hatalarından bahsedeceğiz. Eğer haksız gördüğünüz bir yer varsa sizi (özellikle teistleri) yorumlara bekliyorum.
Bu argümanın tonla farklı şekli vardır (saat, resim, masa...) ama ben bu posta kalemden bahsedeceğim çünkü başlıkta öyle yazıyor. Bu argümanların hepsi temelde aynıdır. Argümana bakalım:
  1. İddia: Kalem karmaşık bir yapıdır.
  2. İddia: Kalem karmaşık bir yapıda olduğu için bir yapımcısı olmalıdır.
  3. İddia: Evren karmaşık bir yapıdadır.
Sonuç: Evrenin bir yapımcısı olmalıdır.
Bu argümanın 1. iddiasında bir sorun yok ama sorun 2. iddiada başlıyor. Bir kalemin yapımcısı olmalıdır ama bunun sebebi karmaşıklığı değildir. Bunun sebebi şudur: Biz bir kalem oluşması için gereken süreçlerin neler olduğunu biliyoruz ve aynı zamanda bu süreçlerin kendiliğinden oluşup oluşamayacağını da biliyoruz bu yüzden kalemin doğal bir şekilde oluşup oluşamayacağına karar verebiliyoruz. Üstüne kalemi biz yaptık diye tabii ki bizim yaptığımızı bileceğiz. Bazılarınız ''Ama o süreçlerin kendiliğinden oluşamamalarının sebebi o süreçlerin karmaşık olması.'' diyebilir. Bu yanlıştır. Bir sürecin kendiliğinden oluşup oluşamayacağı onun karmaşıklığıyla ilgili değildir. Basit ama imkansız ve aynı zamanda karmaşık ama mümkün doğal süreçler vardır. Basit bir örnek verelim:
Atmosferdeki hava akımları çok karmaşıklardır. O kadar karmaşıklardır ki insanlar 1 hafta içinde bile yaşanacakları kesin olarak tahmin edemez ama bu atmosferin bilinçli bir varlık tarafından yapıldığı anlamına gelmez. Günümüzde biliyoruz ki atmosfer tamamen doğal bir şekilde Dünya ile birlikte oluştu ve içinde yaşanan olaylarda tamamen doğal. Buna çoğu modern teistin de katılacağını düşünüyorum. Şimdi de basit bir süreç düşünelim. Masada duran bir kalemin birden havaya kalkıp 1 dk. sonra yere tekrar düştüğünü düşünün. Böyle bir şey imkansızdır değil mi? Ama oldukça basit bir süreçtir bu. Neden olamaz peki? Çünkü bunun yaşanması için rüzgarın evin içine girip belli bir süreliğinde kalemin altına doğru durmadan esmesi gerekir ama bu imkansızdır.
Bu 2 örnekten de anlaşılacağı gibi bir şeyin yaşanma ihtimali onun karmaşıklığıyla ilgili değildir. Basit ama imkansız ve aynı zamanda karmaşık ama mümkün şeyler vardır. Argümanın ''kalemin yapımcısı olduğunu düşünmemizin sebebi saatin karmaşıklığıdır'' iddiası çürüdüğü için artık argüman geçersizdir. Ama hadi biraz daha derine gidelim ne dersiniz?
Argümanın 2. iddiasını kabul edelim. Bu yine argümanı kurtarmaz çünkü o zaman argüman ''yanlış analoji safsatasını'' yapar. 2 şeyin ortak özelliklerinin olması onların başka özelliklerinin de ortak olması zorunda olduğu anlamına gelmez. Yine bir örnekle açıklayalım:
  1. İddia: Ahmet inanılmaz zeki bir matematikçidir.
  2. İddia: Ahmet 2+2 = 4 olduğunu bilir.
  3. İddia: Ayşe 2+2 = 4 olduğunu bilir.
Sonuç: Ayşe inanılmaz zeki bir matematikçidir.
Sorunu çok kolay fark etmişsinizdir. Ayşe'nin 2 + 2 = 4 olduğunu bilmesi onun illa Ahmet kadar iyi matematik bildiği anlamına gelmez, bu sadece Ayşe'nin 2 + 2 = 4 olduğunu bildiği anlamına gelir. Aynı şekilde kalemin ve evrenin karmaşık olması ikisinin de yapımcıya ihtiyacı olduğu anlamına gelmez. Bu iddiada bulunmak için karmaşıklık için bilincin zorunlu olduğunu kanıtlamalısınız ama kanıtlayamazsınız. Yukarıda verdiğim atmosfer örneği ve evrim sürecinin ta kendisi karmaşıklık için bilincin zorunlu olmadığının kanıtlarıdır. Ama tabii burada bitmedi. Argümanın tamamını doğru kabul etsek bile hala bir sorun vardır ve muhtemelen bu sorunu tahmin edebiliyorsunuz.
''Yapımcıyı kim yaptı?'' Bu argümanın iddiasına göre karmaşıklık bir bilinç gerektirir ve yapımcı da evrendeki her şeyden karmaşık/zeki/üstün bir şeydir. Yapımcının üstün bir şey olduğunu nerden mi biliyorum? Aslında kanıtlanmaya çalışılan yapımcıya göre değişir. Neredeyse her zaman insandan daha üstün bir yapımcı kanıtlanmaya çalışıldığından dolayı yapımcıyı daha üstün varsaydım eğer bir kişi insandan daha geri bir konumdaki bir yapımcıya inanıyorsa bu eleştiri ona değildir. Konuya dönelim. İddia sahibi muhtemelen onun bir yapımcıya ihtiyacı olmadığını iddia eder ve buna ''özel yalvarma safsatası'' denir. Bu safsata kişinin bir şeyi, var olduğunu iddia ettiği bir yasadan iyi bir sebep vermeden istisna kılmasıdır. Bu durumda da yapımcıyı bu kanunlardan mahrum bırakmışlardır. O zaman doğal olarak '' Eğer yapımcı bu kurallardan mahrum kalabiliyorsa diğer şeylerin mahrum kalamayacağını nasıl söylüyorsun?'' deriz. O zaman da iddia sahibi yapımcının neden bir istisnayken evrenin ve diğer şeylerin olamayacağını açıklaması lazımdır. Eğer yapımcının neden başka bir yapımcıya ihtiyacı olmadığıyla ilgili mantıklı bir sebep verirse aynı sebebi diğer şeyler içinde kullanabiliriz, sebebin ne olduğuna bağlı bu tabii.
Son bir soruna daha bakalım. Bu sorun da ''kendiyle çelişki safsatasıdır''. Bu yine argümanın nelerden bahsettiğine göre değişir. Burada bahsedeceğim argüman ilk argümana benzese de tıpatıp aynı değildir. Argümanı sunayım:
  1. İddia: Canlılık düzenlidir.
  2. İddia: Evren bilinçsiz ve rastgeledir.
  3. İddia: Bilinçsiz ve rastgele bir şey düzen oluşturamaz.
Sonuç: Canlılık evrenin doğal bir ürünü değildir.
Her şey şimdiye kadar iyi (iddiaların yanlışlarını saymazsak). İyi derken en azından mantıksal olarak tutarlı, tüm iddialar doğru olsa sonuç doğru olacak. Sorun 2. argümanda başlıyor.
  1. İddia: Evren düzenlidir.
  2. İddia: Düzen bilinçsizliğin ürünü olamaz.
Sonuç: Evren bilinçli bir varlığın ürünüdür.
Bu argüman da kendi içinde tutarlıdır ama sorun bazı teistlerin bu ikisini birlikte kullanmasıyla başlar. Fark ettiğiniz gibi bu 2 argüman evrene birbirleriyle çelişen özellikler veriyor. Bir tanesi onun harika bir düzen içinde olduğunu söylerken diğeri rastgele olduğunu söylüyor. Benim sorunum bu 2 argümanı da kullanan teistlerin olması. Bu teistler evrenin mükemmel bir uyum içinde olduğu iddia ederken evrimin gerçek olmadığını çünkü rastgele olayların düzen oluşturamayacağını iddia ederler. Yani bir teist hem evrenin mükemmel olduğunu iddia edip hem de canlıların kendiliğinden var olamayacağını iddia edemez.
Tabii kimsenin din hocasıyla tartışırken bunların hepsini anlatacak zamanı yoktur. Onu yerine alaycı bir sesle ''Bu basit silginin bile bir yapımcısı varsa bu yağmuru kim yağdırıyor?'' demenizin yeterli olacağını umuyorum.
Benim bulduğum sorunlar bunlar. Aslında zaten iddiaları yanlış bir argüman üzerinde bu kadar düşünmeye gerek yok ama yine de yazmak istedim.
Okuduğunuz için çok teşekkürler. Eğer yazıyla ilgili sorunlarınız varsa yorumlara beklerim. İyi günler ve akşamlar. Tekrardan sağ olun.
submitted by Red_I_Found_You to AteistTurk [link] [comments]


2020.11.21 23:03 bosypion Vurdum hakim bey, ama sebep nedir sor - Sevan Nişanyan

http://nisanyan1.blogspot.com/2019/08/vurdum-hakim-bey-ama-sebep-nedir-sor.html
Latince causa, nihai kökeni bilinmeyen bir hukuk terimi: “dava, iddia, yargıya taşınan konu” Ac-cusare “birini dava etmek, hakkında iddia ileri sürmek, suçlamak”. Ex-cusare “davadan vareste etmek, mazeretini kabul etmek”. Re-cusare “karşı-dava açmak”. İkincil anlamı Cicero zamanından (MÖ 1. yy) itibaren belirmiş: “dava konusu olan şey, bahis mevzuu, sözü edilen şey”. Bu ikinci anlam Ortaçağdan itibaren ağır basacak, Fransızca chose “şey”, İtalyanca ve İspanyolca cosa “dava, şey” biçimlerine evrilecek.
Causatio klasik dilde “mazeret, gerekçe”, sanırım “kendi lehine iddia etmek” gibi bir anlamdan. Ayrıca tıp dilinde “hastalık” demek, aynen Türkçe mazeret gibi. Accusativus gramerde adın +i hali, Yunanca αιτιολογικός’tan direkt çeviri, “hakkında iddia ileri sürülen şey, yüklem”. Aynı anlamda causativus da kullanılıyor, mesela Priscianus sf. 671, “eyleme konu olan şeyin adı”
.Soru şu. Klasik dilde causa “sebep” anlamında kullanılır mıydı? “Vurdum hakim bey, ama sebebi neydi sor” anlamında evet, var, belirgin, problem yok. Ama “hastalığın sebebi yüksek tansiyon” anlamında objektif sebep kastedilmiş mi? Antik çağda öyle bir kavram var mıymış? Yani eski insanlar muraddan (iradeden) veya mazeret beyanından bağımsız bir neden-sonuç kavramına ulaşmışlar mı? Ulaşmışlarsa ne zaman ulaşmışlar?
Epey aradım, ama bu sorulara tatmin edici bir cevap bulamadım. Net olan şu: 13. yy’dan itibaren skolastik felsefede causa’nın yeni moda anlamı: ampirik olarak daima b’den önce gelen, dolayısıyla tümevarım mantığında onun zorunlu öncülü kabul edilen a. Kavramı ilk kez geniş şekilde işleyen Roger Bacon sanıyordum, sene 1270’ler, ama 1170’lerde Aquinas’ta da . (bu anlamda) mevcutmuş. Du Cange sözlüğü Latince yeni anlam için en erken 1170'leri veriyor. Fransızca ve İngilizce cause 1310’lardan itibaren görülüyor. Fransızca chose ile kökende aynı kelime, fakat chose avam dilinden gelmiş, cause ise “okullu dili”. Elit icadı bir kavram.
Yunanca aitía αιτία esasen “mesuliyet, suç, kabahat”. Hukuk dilinde “mesnetsiz suç atfı, soyut iddia”. Daha genel anlamda “iddia, bir şey ileri sürme”. Kavramı felsefeye taşıyan Aristoteles’tir. Fizik 194 vd. ile Metafizik 983 vd.’da saydığı dört çeşit aitía hammadde (materia), biçim yahut taslak (forma), eyleyen (agens, efficiens) ve maksat’tır (finis). Aitía kavramı Latinceye her zaman causa diye çevrilir, İngilizcesi de mecburen cause olmuştur. Lakin burada sayılanların hiç birini modern anlamda “sebep, neden, cause” kavramıyla eşitleyemeyiz. Açıkça sanat/imalat modelinden esinlenmiş, iradî ve insan-odaklı (antropomorfik) bir açıklama çerçevesi kurulmuştur. “Mesul kim veya ne” sorusuna cevap aranmıştır. Anonim, iradesiz bir korrelasyon anlamında neden-sonuç ilişkisi tasarlamak için henüz vakit erkendir.
Geç Antik çağın Yeni-Aristocuları o adımı atmış olabilirler mi? Evrenin İlk Neden’i (prima causa) olarak tasarladıkları Tanrı kavramı o denli soyuttur ki, belki iradeden bağımsız bir korrelasyonlar sistemi anlamında nedenselliğin ilk ifadesi sayılabilir. Ama şimdi kim oturup da Porphyrios yahut Augustine okuyup ne demişler anlamaya yahut hatırlamaya çalışacak?
Arapça sebeb سَبَب bildiğiniz “ip, urgan” demek. Kuran’da dokuz defa geçer. Dördünde basitçe ip ya da daha geniş anlamda “bağ” demektir, beşinde mecazi anlamda “yol, ulaşım” kastedilmiştir. “Aralarındaki bağlar kopacak”... “tavana bir ip çekip kendini assın”... “onlara bir yol (ulaşım?) verdik” ... “Göklerin ipine/yoluna erişirim”.Bugün kullandığımız anlamı en geç 10. yüzyılda belirmiş görünüyor. 15. yüzyıla ait Kamus’ta tanım şöyle: “Bir şeye ulaşmaya araç ve alet olan şey”. Lane sözlüğü, kaynak belirtmeksizin, “asli neden değil özellikle ikincil veya arızi neden” demiş. Yani bir sonuca yol açan ilk irade değil, o iradeden sonuca varan ara basamaklar, ki hem “ip, bağ” kavramına tam uyar, hem de modern/bilimsel nedensellik kavramına giden yolda son derece elverişli bir soyutlamadır.
  1. ve 13. yüzyılların tüm skolastik felsefe kavramları gibi sebeb = cause kavramı da batıya Arap medresesinden aktarılmış olabilir mi acaba?,*Arapçada nedenselliğin çeşitli nüanslarını ifade eden diğer kelimelerden aklıma gelenler: ˁillet (neo-Osmanlıca ˁilliyet var “nedensellik” anlamında), dâˁiye (daha ziyade “gerekçe”), mahall (“bir sıkıntıya mahal vermeyiniz”), mucib, hatta galiba vech (ol vechile = o yüzden).Sebeb yokken EskiTürkçede ne denirdi diye sormuş birisi. Kaşgarlı’yı didik didik ettim bulamadım. Korkarım o anlama gelen bir kelime yokmuş.Olmaması da normal herhalde, eski Latincede de (1100’lerden önce) yokmuş görünüyor, İngilizce ile Fransızcada haydi haydi yokmuş, Arapçada da sebeb ne zaman o anlama gelmeye başladı kestirmek zor.Dil(ler) evriliyor. İnsan aklı da onunla beraber evriliyor. “Atalarımız ne derdi, biz de öyle diyelim” sevdasına tutulanlar yavaş yavaş mağara yaşamını araştırmaya mı başlasalar?
submitted by bosypion to BlogArsiv [link] [comments]


2020.11.21 15:30 BlitzingAnan Karahap vs Kırmızıhap

Blackpill ile Redpill'in ortak noktaları; politika, eğitim, hukuk, medya gibi toplumsal hayatın her türlü insan doğası ile alakalı konuların birinde veya birkaçında, edindikleri bilgiler veya tecrübeler sonucu maruz kaldıkları kitlesel beyin yıkamanın farkına varmaları, gerçeği (kendi içinde aşamaları olmakla birlikte) anlamaya başlamaları ve Bluepill vizyonlarının bu yüzden geri dönülemez şekilde tuzla buz olmasıdır. Fakat bu bilgi ile ne yapılacağı konusunda birbirinden ayrılıyorlar. Aslında bu iki farkındalık arasındaki temel fark şu: Savaş, ya da savaştan çekil. Adapte ol, ya da adapte olmayı reddet...

Genel olarak farkındalık dediğimiz şeyin kendi içinde kademeleri olduğu gibi, bu kademelerin de alt kademeleri vardır. Redpill, Blackpill, Whitepill, Ironpill, Purplepill dediğimiz kademelerin her biri "gerçeğe" başka bir farkındalık kademesinden, başka bir farkındalık penceresinden bakıyor. Bunların da alt kademeleri var. Blackpill içinde, genel olarak nihilistler ve anarşistler var. Agnostiklerin bir kısmı Blackpill'ci, bir kısmı Whitepill'cidir. Bazı Bluepill'li olan Incel'lerin bir kısmı ise Blackpill'li, veya Blackpill farkındalığına rağmen Bluepill ideallerini koruyor. Ayrıca bir kısmı Redpill'ci olan MGTOW'cuların bir kısmı da Blackpill'ci. Hatta kendine Redpill'ci diyen çoğu MGTOW'cunun gerçekte Blackpill'ci olduğunu görüyorum. Blackpill'e göre de kendilerinden başka herkes Bluepill'lidir. Bugünün Redpill'cileri, geleceğin Blackpill'cisidir ve onlara göre bundan kaçış yoktur.

Redpill farkındalığı olan biri, kendisine bilinçli bir şekilde zarar vermez. Onun amacı sadece "anlamak" değil, aynı zamanda kendi gelişimine yönelik pozisyon almaktır. Blackpill'cinin aksiyonu ise yıkımdır. Bu yıkımı da ya kendine, yada çevresine yöneltir. Örneğin Nietzsche, Blackpill'in ağababası. Bu gibi isimler, fişten çekilmenin aşamalarından biri olan Anger-Phase'deki kişilerin öfkesini beslemekten başka işe yaramıyor ve nihayetinde kişiyi depresyona itiyor. Ama bir yandan da bu, yaşanması gereken zorunlu bir süreçtir (uzun veya kısa). İşin püf noktası, o batağa girdikten sonra zaman kaybetmeden çıkmakta yatıyor. Ancak o batağa saplanıp kalırsan, kurban mentalitesi-öfke-depresyon triad'ı üçlüsünde dönen çok güçlü bir kısır döngüye kapılırsınız. Üstelik bu ruh halini atlatabilmiş çok az insan vardır. Bu yüzden Anger-Phase-Depression döngüsüne kendinizi fazla kaptırmadan olabildiğince çabuk atlatmak çok önemlidir.

Belki bir gün bunları Matrix alegorisiyle de anlatırım, ancak daha zamanı var. Her zamanki gibi, benim anlattıklarım, sizin yıldızlara baktığınızda gördüğünüz şeye benziyor: Sürecin sadece başı. Benim içinse olmuş bitmiş şeyler. Herkes seçimlerinden mesuldür, herşeyin bir bedeli vardır.

Yazar: Yin
Kaynak: https://eksisozluk.com/entry/80338123
submitted by BlitzingAnan to KaraHap [link] [comments]


2020.11.21 12:50 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

!DİĞER BÖLÜMLERİ OKUMADAN BU YAZIYA BAŞLAMAYINIZ!
PART #1
PART #2
Sesini çıkarmayan uşak, yakalarını yüzüne çekti yine. Bey, yol konusundaki fikrini değiştirmedi; yarım mil kadar daha ilerleyip sola saptı, burada kuru yapraklı bir meşe dalı sallanıyordu. Bundan sonra rüzgârla yüz yüzeydiler. Kar atıştırmaya başladı. Bey kızağı kullanıyordu. Avurtlarını şişiriyor, soluğunu bıyıklarına boşaltıyordu. Uşak uyuyakalmıştı. Bir on dakika daha gittiler. Bey konuşmaya başladı. Uşak hemen gözlerini açıp sordu: “Efendim?..” Bey yanıtlamadı. Sürekli eğilip sağa sola bakıyordu. At ilerliyor, terleyen tüyleri parıldıyordu. Uşak: “Efendim?..” dedi tekrar. Bey öfkeyle ona öykünerek: “Ne efendimi?.. Hiç yol levhası yok; kaybolduk...” Uşak: “Bir de ben bakayım...” deyip kızaktan indi, kırbacı alıp atın soluna doğru gitti. Fazla kar yağmamıştı o yıl. Rahatça ilerleyebiliyordu. Yine de kimi yerlerde dizlerine kadar kara gömülüyordu. Çok geçmeden çizmelerinin içi karla dolmuştu. Ayağıyla, kırbacın ucuyla zemini yokluyor, yolu bulamıyordu. Geri döndüğünde bey: “Ne olacak şimdi?” diye sordu. “Buralarda bir şey yok, gidip şuralara da bakayım.” “Şuradaki leke neymiş, ona da bak...” İşaret edilen yere yaklaştı uşak; bomboş bir tarlaydı burası. Üstündeki karları silkeleyen uşak dönüp kızağa bindi. Emreden bir ses tonuyla: “Sağa gidelim; rüzgâr solumuzdaydı, şimdiyse yüzümüze çarpıyor; sağa döndürün arabayı.” Bey, uşağı dinledi. Biraz sağa doğru gittiler ama yol filan görünmüyordu. Rüzgâr hızını kesmemişti; kar yağmaya devam ediyordu. Kendinden hoşnut uşak: “Beyim, yolu kaybettik!..” dedi. Bey, karın altından seçilen siyahımsı sazları gösterip: “Şunlar nedir?” diye sordu. “Zaharof’un tarlasındayız. Yoldan çıkmışız demek.” “Yalan!” “Asla yalan söylemem. Zaten kızağın sesi bunu doğruluyor. Ünlü patates tarlaları burası; yapraklara, dallara bakın.” “Ne bela ama! Ne yapacağız?” “Doğruca gideceğiz; bir çiftliğe, ya da bir eve rastlarız herhâlde.” Bey, bu öneriyi de kabul etti. Bir süre daha gittiler. Tekerlekler karın dondurduğu yerlerde gıcırtılar çıkarıyordu. Tepeden inen kar, bazen öbekler hâlinde havalanıyordu. Anlaşılan, at epeyce yorulmuştu; terli tüyleri kıvrımlanıyor, karla kaplanıyordu; hızı epeyce düşmüştü. Ayağı sürçünce, bir yerlere takıldı. Bey de atın dizginini kıstı. Uşak: “Dur, serbest bırak da kurtulsun...” dedi kızaktan inerek. Sonra “hadi güzelim hadi...” diyerek atı gayretlendirmeye çalıştı. Hemen harekete geçti at, düştükleri çukurdan silkinip tek hamlede çıktı. Bey: “Neredeyiz biz?” “Biraz yürüyelim de öğreniriz nasıl olsa.” Bey, karlar arasında kütle hâlinde görünen bir yeri işaretle: “Goriçkino ormanı değil mi şurası?”
“Yanına gidersek ne olduğunu anlarız.” Rüzgârın oradan getirdiği yaprakları gören uşak, oranın orman değil, köy olduğu sonucuna varmış ama bunu nedense belirtmek istememişti. Biraz daha ilerlediklerinde, kavak ağaçlarını gördüler. Uşağın tahmini doğruydu. O kütle orman değil, kavaklıktı. Kuru yaprakları hışırdayıp duruyordu. Herhâlde bir hendeğin kıyısına dikilmişlerdi. Bilinmez sesler çıkaran bu ağaca yaklaştıklarında, at ön ayaklarını yukarı kaldırdı, bir yığına atlayıp döndü; yolu bulmuşlardı. Uşak: “Neresi olduğunu bilmesek de, bir yerlere geldik...” dedi. At, karla kaplı yolda ilerliyordu. Biraz ötede, bir depo duvarı çıktı karşılarına. Oradan döndüklerinde, yüzlerine vuran rüzgârla karlara daldılar. Önlerinde dar bir sokak ve iki ev vardı. Yoldaki karı rüzgâr yığmıştı ve aşılması zorunluydu. Bu engeli de geçince rahat biçimde sokağa daldılar. Evlerinden birinin duvarında, beyazlı kırmızılı iki gömlek, donlar, ayak dolakları rüzgârla dans edip duruyordu. Beyaz gömlek, yırtılacak kadar sallanıyordu. Uşak: “Uyuşuk kadın, şu çamaşırları neden toplamadı ki? Belki de hastalanmıştır!..” dedi. Köye girdiklerinde rüzgâr aynı hızla esmeye devam ediyordu. Yolun her tarafı karla kaplıydı. Ama köyde ilerledikçe havanın yumuşadığı, şenlendiği hissediliyordu. Bir evin avlusundaki köpek ürüyor, kürkünü başına çeken bir kadın, bir evin eşiğinde durmuş geçen yabancılara bakıyordu. Köy ortasında bir yerlerden, genç kızların söylediği şarkıların sesi geliyordu.
Rüzgâr burada gücünü yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla kar da fazla yığılmamıştı. Bey: “Burası Grişkino olabilir...” dedi. “Evet, orası!” Grişkino adlı köye gelmişlerdi. Sola fazla sapıp ters yönde on mil ilerledikleri hâlde, varmak istedikleri yerin uzağına düşmemişlerdi. Asıl gidecekleri yer olan Goriçkino buradan on mil uzaktı. Köyde iri yarı biriyle karşılaştılar. Adam atı durdurup “Kimsiniz?” diye sordu ve beyi tanıyınca oklardan birine yapıştı, kızağa kadar ilerledi. Bu adam, herkesin tanıdığı ünlü bir hırsızdı. Beye seslenip: “Hayrola, bu havada ne işiniz var burada?” Uşak, adamın votka koktuğunu hissetti. “Goriçkino’ya gitmek istiyoruz...” “Ne kadar da uzağa düşmüşsünüz! Malakovo’dan sapacaktınız.” Bey: “Ne yapalım, yolumuzu kaybettik!..” Hırsız, hayvanı inceleyerek: “Güzel bir at!” dedi ve atın kuyruğunun gevşeyen düğümünü sıkılaştırdı. “Geceyi burada geçirmek ister misiniz?” “Hayır, biz yolumuza gidelim.” “Peki. Sen de kimsin? O, o, Nikita!” “Benim ya; hiç değilse artık yolumuzu kaybetmesek...” “Niye kaybedesiniz! Geri dönüp sokak boyunca ilerleyin, hiç sola bakmadan, ana caddeye gelip sağa dönün.” Uşak: “Nereden sağa sapacağız?”
“Bir çalılıkla karşılaşacaksınız, onun karşısında bir kazık çakılı; bol yapraklı bir meşe ağacı göreceksiniz, oradan sapın.” Bey, ata geri manevra yaptırdı, kızak tarif edilen yola döndü. Peşlerinden: “Ama kalsaydınız daha iyi olurdu...” diye bir ses geldi. Bey, seslenişe kayıtsız kalıp atı hızlandırdı. Ormandaki düz yoldan on mil gidecek olmasını dert etmiyordu. Kar da durmuştu. Geldikleri yolun ters tarafındaydılar şimdi. Kenarda köşede öbeklenmiş gübre yığınları görülüyordu. Çamaşır serili avlunun önünden tekrar geçtiler. Beyaz gömlek sadece bir koluyla seriliydi. Uğultular içindeki ağaçları buldular, şimdi tarlaların ortasındaydılar. Rüzgâr giderek hızını arttırıyordu. Yol, yağan karla kaplanmıştı. Yön tayini, sadece çakılı kazıklarla saptanabilirdi. seçilemiyordu. Fakat kuduran rüzgârdan onlar bile Bey sürekli gözlerini kapatıyor, çevresini görebilmek için sağa sola dönüyordu. Ama aslında yaptığı iş, kendini ata teslim etmekti. Bir on dakika daha gittiler; önlerinde bir karartı gördü. Onlarla aynı yöne gidenler vardı. At, onlara yetişti ve ayağıyla kızağın arkasına vurdu. Kızaktakiler: “Yana çekip, öne geçin!” diye bağırdılar. Bey, kızağı öne geçirdi. Diğer kızakta üç erkek, bir de kadın oturuyordu... Köydeki bayram eğlencesinden dönüyorlardı. Bir köylü, elindeki sopayla atın sağrısına vuruyor; diğer ikisi kollarını sallayarak bağırışıyordu. Kadın, kürkünün içine büzülmüş, karla kaplı hâlde kızakta oturuyordu.
Bey: “Neredensiniz?” diye sordu. Bazı sesler: “A...” “Nereden?..” Köylünün biri bütün sesiyle bağırdı, tek kelimesi dahi anlaşılmadı. Diğer köylü: “Hadi hızlanalım; onları öne geçirtmeyelim...” dedi. Atın sırtında bir kırbaç sakladı. Bey: “Zil zurna sarhoş bunlar...” Kızaklar çarpıştı, neredeyse birbirlerine geçeceklerdi. Ayrıldılar... Köylülerin kızağı geride kalmıştı. Uzun tüylü, fırlak karınlı sıskacık hayvan, bütün gücünü harcayıp zorlukla ilerleyebiliyordu. Amansızca sırtına inen kamçıdan sakınmak için hızlanıyor, ayakları karlara batıyordu. Zavallı hayvan bir anda yavaşlayıp geride kalmıştı. Uşak: “Fazla votka içmenin sonu... Zavallı hayvanı öldürecek bu sarhoşlar!” dedi. Güçsüz kalmış hayvanın soluğunu, sarhoşların konuşmalarını duya duya biraz daha ilerlediler. Hemen sonra, bu sesler de duyulmaz oldu. Rüzgârın uğultusundan başka ses yoktu artık. Bu karşılaşma beyi oyalamış, güvenini arttırmış, kendini tamamen ata bırakmıştı. Uşak yapacak iş bulamadığı zamanlardaki gibi, uyuklamaya, yorgunluğunu gidermeye başladı. At ansızın durdu. Uşak neredeyse yere kapaklanacaktı.
Bey: “Yine başladık...” dedi. “Neye?..” dedi uşak. “Yol kazıkları yine görünmez oldu. Yolu kaybettik.” Uşak: “Öyleyse bulalım...” diyerek kızaktan indi, epeyce ötelere yürüdü. Dönüp geldiğinde: “Oralarda yol falan yok. Belki önümüzdedir...” dedi. Karanlık bastırıyordu. Kızağın kar küreyen aleti işini yapıyordu. Bey: “Hiç değilse o köylülerin sesleri duyulsaydı...” Uşak: “Gelip bize yetişemediklerine göre, yoldan hayli uzakta olmalıyız. Belki de onlar yollarını şaşırdılar.” Bey: “Ne tarafa gitmeliyiz sence?” “Bence ata bırakalım. Bizi sadece o kurtarabilir. Dizginleri bana verin.” Eldivenli elleri iyice üşüyen bey, dizginleri uzattı. Uşak bu dizginleri sadece elinde tutmakla yetindi, zeki hayvan kulaklarını dike dike dönmeye koyuldu. Uşak, sevgiyle: “Cin gibidir bu at, cin gibi...” Yarım saat geçmeden önlerinde bir orman, kaya ya da hayalet belirdi. Sağ yanlarında yolda kızakları seçmeye başlamışlardı. Bey: “Galiba yine Grişkino’ya geldik...” dedi. Sol yanda aynı depo duvarını görüyorlardı ve biraz ötede ipe serili çamaşırları...
Aynı dar sokak, aynı gübreler, köpek ulumaları. Karanlık bastırmış, evlerin ışıkları yakılmıştı. Bey, atı tuğla duvarlı büyücek bir evin önünde durdurdu. Uşak, masada içki şişeleri gördüğü evin penceresine kırbacının sapıyla vurdu. “Kim o?” diye seslenildi içeriden. “Komşu köydeniz. Kapıyı açar mısın?” Birkaç dakika sonra açıldı evin kapısı; uzun boylu, ağarmış sakallı, bayramlık beyaz gömlekli, kürklü bir ihtiyarla kırmızı gömlekli deri eldivenli bir genç belirdi kapıda. İhtiyar: “Oo Vasili, sen ha?” “Evet. Yolumuzu kaybettik. Buraya ikinci gelişimiz bu...” “Acayip...” deyip yanındaki gence: “Durma, git kızağın kapısını aç” dedi. “Hemen!..” diyen genç koşup gitti. Bey: “Geceyi burada geçirmeyi düşünmüyoruz...” dedi. İhtiyar: “Karanlık çöktü; bu havada nereye gideceksiniz!” Bey: “Kalmayı ben de isterdim ama işim acele.” “Yine de gelin hele, birazcık nefes alırsınız.” “Peki. Havanın daha çok kararacağı yok. Ay da çıkar belki.” Uşağına dönüp, “Ne dersin, biraz oturalım mı?” diye sordu. “İyi olur...” beyim. Bey, ihtiyarla birlikte içeri girdi. Genç, kızağın kapısını açtı, atı içeri aldılar; kirişlere tünemiş tavuklarla horozlar gıdaklamaya, koyunlar tırnaklarını yere sürtmeye, köpek de bu yeni ziyaretçiye şaşıp havlamaya başladı.
Uşak, bütün ahır sakinlerine iltifatlar ediyordu. Tavuklardan özür diledi, koyunları azarladı, köpeğe de dostluk teminatı verdi. Üzerindeki karları temizleyip: “Artık işimiz yoluna girdi...” diyordu. Yanındaki delikanlı: “Bunlar evimizin ermişleri; keramet sahibidirler.” “Ne ermişi?” Öteki sırıtarak: “Polsen böyle yazar: Hırsız eve sessizce girer, köpek ulumaya başlar: ‘Uyan!..’ demektir bu. Horoz, sabaha karşı öter: ‘Artık kalk!’ demektir bu. Kedi yalandığında, ‘Konuğun var; ikramda bulun!’ anlamındadır.” Bu delikanlı yazamıyor ama okuyabiliyordu. Polsen’i ezberlemişti; hem tek kitabı da o idi. Biraz kafayı çektiği günlerde, uygun bir şeyler bulup anlatmaktan hoşlanıyordu. Uşak: “Öyledir...” dedi. “Sen de epeyce üşümüşsündür...” dedi delikanlı. “Evet.” Avludan geçip eve girdiler. Beyle uşağı, kasabanın maddi durumu yerinde olan adamlarının birinin evindeydiler. Adam, oldukça büyük beş parça arazinin sahibiydi ve bunlar dışında da işlemek için tarla kiralardı. Ahırlarında altı at, üç inek, iki buzağı, yaklaşık yirmi de koyun vardı. Ev sakinlerinin sayısı yirmi üç kişiydi; kızlarının dördü evliydi ve altı torun -delikanlı da torunlardan biriydi ve evli tek torun o idi- iki torunun torunu, üç yetim, çocuklu dört gelin... Köyde birbirinden kopmadan yaşayan tek aileydi bu. Ama sık sık rastlandığı gibi, anlaşmazlık önce kadınlar arasında baş göstermiş, zamanla mirası bölüşmeye kadar varmıştı. İki oğul, Moskova’da suculuk yapıyordu; diğeri ise askerdeydi. Şu anda evde ihtiyarla karısı, bayram dolayısıyla kentten köye inmiş olan büyük oğulları, kadınlarla çocukları, bir misafir ve bir de komşuları bulunuyordu. Bey siyah kürküyle masada, Meryem heykelinin altında oturuyordu. Nemli bıyıklarını emiyor, keskin gözleriyle çevresini izliyordu. Beyin haricinde masada, ağarmış sakallı, saçsız, beyaz gömlekli bir ihtiyar; kentten gelen büyük oğul, evdeki diğer oğlu, komşu, zayıf yüzlü bir köylü vardı. Yemeklerini yemişler, semaverin kaynamasını bekliyorlardı. Çocuklar yatıyordu; kadınlardan biri beşiğin yanına uzanmıştı. Yüzünün her yeri buruşuk olan evin hanımı, beyin çevresinde hizmet için dönüp duruyordu. Uşak, odaya girdiğinde kadın, beyin bardağına votka koyup “Buyurun, için...” diyordu. Üşümüş, yorulmuş olduğu böyle bir zamanda içki bardağının ışıltısı, boğaz yakan kokusu, uşağı epeyce etkilemişti. Alnı kırıştı, başlığını, paltosunu silkip odada kendi başınaymış gibi yüzünü ikonalara çevirip selam vererek masaya dönüp paltosunu çıkarmaya başladı. Büyük kardeş, adamın buz tutmuş bıyıklarına bakıp: “Kara bulanmışsınız...” dedi. Uşak, bir daha silktiği paltosunu bir çiviye asıp masaya yaklaştı. Neredeyse bardağı tutup lezzetli içkiyi yudumlayacaktı ki beyine bakıp içmemek için verdiği sözü hatırladı. Çizmelerini bile içki parası için sattığını, çocuğuna baharda bir tay alacağını düşündü ve kendini tutup:
“Sağ olun, içmiyorum deyip...” cam kenarına ilişti. Büyük kardeş: “Neden içmiyorsunuz?” Uşak gözleri yerde: “İçmiyorum; hepsi bu...” dedi ve yüzünün buzlarını temizlemeye başladı. Bey, elinde bir parça ekmekle: “Ona iyi gelmez içki!” dedi. Evin kadını: “Çay içersiniz öyleyse; üşümüşsünüzdür deyip...” kadınlara, “Çay için ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Gelinlerden biri, fokurdayan semaveri bir bezle kurulayıp masaya kadar zorlanarak kaldırdı. “Çay hazır...” dedi. Bey, yollarını nasıl şaşırdıklarını, iki defa aynı köye geldiklerini, sarhoşların oturduğu bir kızakla karşılaştıklarını anlattı. İhtiyar, şaşkın bir hâlle, yolu nerede, nasıl şaşırdıklarını, sarhoşların kimler olduğunu ve doğru yolu nasıl bulacaklarını söylüyordu. “Molçanovka’ya kadar rahattır yol. Bir çocuk bile kaybolmaz orada. Ama tam zamanında dönmek gerek. Çalılığın hemen önünde.” Yanındaki köylü: “Ama kayboldular işte!..” İhtiyar kadın üsteliyordu: “Gece burada kalırsınız. Kadınlar size şilte sersinler” diyordu. İhtiyar adam: “Sabah erkenden yola çıkarsınız.” Bey: “Mümkün değil dostum, acele işlerim var.”
Ağaçlığı ve kendisinden daha fazla acele edecek alıcıyı düşünüp: “Kimi zaman bir saatte kaybolan bir şeyi, bir yılda ele geçiremezsiniz...” dedi. Uşağına: “Gideriz, değil mi?” diye sordu. Uşak, yanıt vermekte acele etmedi; sakalı bıyığıyla ilgilenmeyi sürdürdü. Sonunda renksiz bir sesle: “Yolu bir daha şaşırmamak koşuluyla!” dedi. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi; tek düşündüğü şey içkiydi. Çay kesmezdi onu; hem çay da dağıtılmamıştı. Bey: “Bütün mesele dönülecek yeri bulmakta; sonra bir daha kaybolmayız...” dedi. Uşak, sonunda uzatılan çay bardağını alıp: “Peki bey; siz bilirsiniz...” dedi. Bey: “Çayı içip yollanalım hemen!” Uşak susup başını salladı. Çayı tabağına döküp, dumanında ellerini ısıttı; ağzına küçük bir şeker parçası koyup, ihtiyarları bir daha selamladı. Bey: “Biri bize oraya kadar eşlik etseydi...” dedi. Büyük oğul: “Olur...” deyip delikanlıyı göstererek “Kızağı hemen hazırla...” dedi. Bey: “Aslan evladım, hadi götür bizi...” dedi. Delikanlı bir çiviye astığı şapkasını alıp gülümseyerek fırladı. Bu sırada, uşağın gelmesiyle bölünen konuşmaya tekrar geçildi. İhtiyar, oğullarının bayram armağanlarından yakınıyor: “Ana babalarını ne çabuk unutuyor bu gençler.” diyor komşu: “Ya, öyle azizim! Onların hayrı sadece kendilerine. Diyyemkin’i duydun mu? Babasının kolunu kırmış...” diye ekliyordu. Uşak, kulak kesilmiş dinliyor, kendisi de bir şeyler söylemek istiyordu; ama içtiği çayla ilgileniyor, sadece başını sallıyordu. Art arda çay içiyor, gevşiyordu. Sohbet kendi yolunda ilerliyor; arazilerden, miraslardan söz ediliyordu. Bu sözler öylesine söylenmiş sözler değil de evin içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Büyük oğlu malların bölüşülmesini istiyordu. Üzüntü verici bu sözler bütün aileyi etkiliyordu. Ailevi konuları da yabancıların yanında konuşmaktan kaçınmadılar. Evin beyi, ömrü oldukça buna izin vermeyeceğini çünkü şimdi rahat yaşadıklarını fakat malları paylaşırsalar, ailenin yoksul düşeceğini söylüyordu. Komşu da onu destekleyerek: “Bakın Motoveyeflere” dedi, “Durumları iyiydi; arazileri bir bölüştüler, duman oldular.” İhtiyar, oğluna: “Senin de istediğin bu mu?..” dedi. Oğlu yanıt vermedi. Kasvetli bir sessizlik çöktü ortalığa. Arabayı hazırlayan genç, odaya girip son sözleri duymuştu. “Polsen’de böyle bir hikâye vardır; bir baba evlatlarına bir süpürge gösterip bunu koparana aşk olsun” der. Çocukları sırayla bunu dener ama başaramazlar; ancak sapları birbirinden bir ayırdınız mı hemen kopar. Bu iş de böyle...” dedi.
Bey: “Biz gidelim artık. Malları paylaşma işinde dediğini yap dostum. Ailenin büyüğü sensin. Bölge hâkimine git; ne yapman gerektiğini öğren.” “O da başka bir dert; konuşur, başından savar. Şeytanın tekidir o; kimseye bir faydası olmaz.” Uşak, beş bardak çay içtiği hâlde, daha da içmek ister gibi görünüyordu. Ama semaverde çay kalmamış; bey, paltosunu giymeye başlamıştı. Kendisi de kalkıp çentiklediği şekeri ağzından çıkardı; terli yüzünü sildi, kürkünü giyip derince bir iç çekti. Ev sahipleriyle vedalaşıp sıcak, aydınlık odadan soğuğa çıktı. Kapı çatlaklarından rüzgâr esiyordu. Avluya çıktı; kürke sarınmış delikanlı, avluda atın yanında gülümseyerek Polsen’den bir şeyler okuyordu: “Karlar fırtınada uçuşuyor; bazen bir hayvan, bazen bir çocuk gibi inleyerek...” Uşak, başını sallayıp onayladı onu; elleriyle dizginleri ayırdı. İhtiyar, elinde bir fenerle beyi yolcu ediyordu. Ortalığı aydınlatsın diye feneri verandaya koyar koymaz rüzgârla söndü. Avludan bakıldığında bile, tipinin çoğaldığı görülüyordu. Bey: “Ne de kötü hava!” diye söylendi. Kalsa daha iyi ederdi belki; ama mümkün mü?.. İşi bekleyemezdi. Zaten hazırlanmıştı. Bu işin de üstesinden gelirdi...” Evin beyi, kalsalar daha iyi olacak diye düşünüyordu ama o üzerine düşeni yapmış, kalmalarını önermişti. “Belki de benim yaşım geçtiği için böyle korkuyorumdur...” diyordu. Delikanlı tehlikeden yılmıyordu. Her yeri avucunun için gibi biliyor, sık sık şiirler okuyordu kendi kendine.
Uşak, gitmeyi hiç istemiyordu ama uzun zamandır beylerin buyruğuna uyup kendi düşüncelerini hesaba katmadan yaşamaya alışkındı... Gidenleri kimse vazgeçiremedi. Bey, adımlarına ve bastığı yere dikkat ederek kızağa yaklaştı; ortalıkta hiçbir şey net olarak görülemiyordu. Kızağa binen bey, dizginleri alıp delikanlıya: “Sen önümüze geç...” dedi. Delikanlı, geniş kızağında diz çökmüş hâlde atını ilerletti. Öndeki hayvanın kokusunu alıp kişneyen atları Doru da onun ardına takıldı. Her iki kızak da yoldaydı. Deminki yollarına vurmuşlardı. Asılı çamaşırların, kar altındaki deponun, rüzgârın önünde eğilip savrulan ağaçların önünden geçtiler. Karla kaplı bir denizin içine bir daha daldılar. Rüzgâr öyle hızlı esiyordu ki atları önünde başeğdirmeye zorluyordu. Delikanlı, bakımlı atını coşturuyor, Doru da ona yetişmek için uçarcasına koşuyordu. Bu hâlde bir süre gittikten sonra delikanlı döndü; rüzgârdan anlaşılmayan bir şeyler söyleyerek kızağına geriye manevra yaptırdı. Delikanlı sağa yönelmişti. Bu ana kadar sağlarından esen rüzgâr artık yüzlerine çarpıyordu. Karlar arasında lekeler görünüyordu: Çalılıklar... Delikanlı: “Hoşçakalın...” dedi. “Teşekkürler.” Delikanlı yine Polsen’den dizeler okuyordu; bu arada tipi her yeri karartıyordu... Bey: “Bu genç, şair midir nedir?” diyordu.
Uşak: “İyi çocuk; gerçek bir Rus...” dedi. Hızlanmışlardı. Uşak, kürküne öyle sarınmıştı ki boğazına kadar kürke gömülü gibiydi. İçinin sıcaklığını dışarı vermemek için ağzını bile açmıyordu. Önde Doru’nun sallanan sağrıları ve düğümlü kuyruğu rüzgâr yönüne vuruyor, kızağın dümdüz uzanan oklarına sürekli kanıyor, bunları yol izleri sanıyordu. Kimi zaman yol kazıklarına da rastlıyorlardı. Doğru yoldaydılar. Bey, dizginleri, ata yönünü doğru bulduracak biçimde tutmak istiyordu. Dinlenen hayvan biraz gönülsüzleşmişti. Bey, bir iki defa çekti dizginlerini. Uşak: “İşte orada bir kazık, bir tane daha...” diye sayıyordu içinden. Gözlerini bir anda önündeki bir karartıya çevirip: “Şurası da orman olmalı!” dedi. Oysa sadece bir çalılıktı orası. Geçip yarım mil daha ilerlediler. Hemen sonra ne görseler iyi?.. Ne yoldan, ne de kazıklardan eser var. Bey: “Orman şuralarda olmalı...” dedi içinden. İçtiği votkayla çay, başını döndürüyordu. Atı sürekli dehliyordu. Akıllı ve korkusuz at, kendisine işaret edilen yönde gidiyor, asıl yolun burası olmadığını sezinliyor gibiydi. Bir süre daha gittiler; ama ne orman, ne yol... Bey, atı durdurup: “Yine kaybolduk!” dedi. Uşak, sesini çıkarmadan indi kızaktan. Sıkıca kürküne sarınıp doğruca ormana girip gözden kayboldu. Sonunda dönüp geldiğinde beyin elinden dizginleri kapıp: “Sağa yönelelim...” dedi. Bey, itirazsız bir tavırla onayladı bunu.
Uşak: “Haydi güzelim, biraz daha dayan!” dedi ama hayvancağız kayıtsız kalıyor, gitmiyordu. Uşak, kızağın önüne astığı kamçıyı alıp ata indirdi. Kötü davranışlara alışkın olmayan hayvan, epey güç harcayıp tırısa geçti ama bir süre sonra tekrar yavaşladı. Karanlık öyle çökmüştü ki atın başı bile zor seçiliyordu. Kızak kimi zaman duruyor, geriye doğru kayıyordu. Uşak, dizginleri bırakıp tekrar yere indi ve atın neden durduğunu anlamak için öne yürüdü. Birden ayağı kaydı ve aşağı yuvarlandı. Sakin olmaya çalışıyor, “Dur!” diye bağırıyordu. Ama rüzgârın kar yığdığı çukurun dibine düşünceye dek tutunacak dal bulamadı. Çukurun ağzına biriken karlar da bu düşüşün etkisiyle üstüne boşaldı. Her yerini örtmüştü kar. Kara ve çukura lanetler savurarak: “Bana bunu da yaptınız ha!” diyerek çırpınıyordu. Bey: “Neredesin?” diye sesleniyordu. Uşağın ona yanıt yetiştirmekten daha önemli işleri vardı; üstündeki karları temizliyor, kamçısını aranıyordu. Nice zahmetlerden sonra, bulunduğu yerden tırmanarak kurtuldu; ancak ne at vardı ortalarda, ne de bey... Bayırdan, rüzgâr yönünde ilerledi. Yüzlerini görmediği hâlde, atın kişnediğini, beyin bağırışlarını duydu. “Geliyorum, geliyorum...” diye seslendi ata. Kızağın yanına varamadan ne atı, ne de adamı seçebildi. Bey: “Nerelere gittin?.. Aptal adam. Kızağı çevir de Grişki-no’ya dönelim.”
Uşak: “Grişkino’ya gitmeyi ben de isterim; fakat nasıl gideceğiz? Önümüzde öyle bir çukur var ki, bir düşen kurtulamaz. Bey: “Burada kalacak değiliz ya!” dedi. Uşak sessizce yaklaştı kızağa. Arkasını rüzgâra verip çizmelerini çıkardı, içindeki karları temizledi. Biraz saman alıp sol ayak tekinin deliğini tıkadı. Bey susmuş, kendini uşağına bırakmıştı. Birlikte kızağa bindiler. Atın dizginlerini çevirip çukur yönünde gitmeye başladılar. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki at zınk diye durdu. Başka bir çukurun önündeydiler. Uşak tekrar indi, bir geçit aradı. Uzunca sayılacak bir zaman geçtikten sonra tekrar dönüp geldi. “Beyim, nasılsın?” diye sordu. “Şimdilik iyiyim; bir geçit bulabildin mi?” “Ne bende, ne de hayvanda derman var.” Bey: “Şimdi ne yapacağız?” “Biraz daha bekleyin...” deyip tekrar gitti ama hemen döndü. Atın önüne geçip: “Ardımdan gel güzelim!..” diyerek sağa yöneldi. Atın dizginlerini çekip karlar arasındaki çukura sürdü. Önce itiraz eder gibi oldu hayvan ama bunca karı geçebileceğini düşünüp öne fırladı; başaramayıp boynuna kadar karlara battı. Uşak, kızakta oturan beye: “Kızaktan inin, efendim...” dedi ve oklardan birini tutup kızağı itmeye başladı. Kızak, atın böğürlerine kadar çıktı. Ata seslenip: “Zor olduğunu biliyorum güzelim ama ne gelir elden? Ha gayret!” Hayvancağız tekrar gayret etti; yararsız...
Uşak: “Burada da duramayız ki, azizim!” dedi ata. At, başıyla onayladı bu sözleri; gayrete gelip sıçradı. At, nice uğraştan sonra kar geçidini aşabilmişti. Zor bela nefes alıyor, aksırıp tıksırıyordu. Beyin, adım atmaya hâli kalmamıştı. Güçlükle gelip kızağa yığıldı. Bey, kızağa yerleşirken uşak, dizginleri tutup biraz aşağı çekti. Karla kaplı çukurdan kurtulmuşlardı. Rüzgâr hızını kesmemişti. Bey biraz soluklandıktan sonra, kızaktan inip ne yapacaklarını sormak için uşağın yanına gittiğinde tipinin ortasındaydılar. Zorunlu kalıp yere çömeldiler ve rüzgârın kesilmesini beklediler. Doru da kulaklarını düşürüyor, başını sallıyordu. Rüzgâr biraz yavaşlayınca uşak, eldivenlerini çıkarıp ellerini hohlayarak atı rahatlatmak için gemlerini çıkarmaya, kemerlerini toparlamaya başladı. Bey: “Ne yapıyorsun?” diye seslendi. Uşak: “Atı çözüyorum. Başka ne yapayım ki? Hiç dermanım kalmadı.” “Yola devam etmeyecek miyiz?” “Nereye, hangi yolla? Bakın, hayvancağız da neredeyse çatlayacak. Geceyi burada geçireceğiz. Başka çare yok.” Bey: “Soğuktan donarız burada.” “Olabilir ama ne gelir elden!” Bey karlarla uğraşırken oldukça ısınmıştı; fakat burada geceleyeceklerini öğrendiğinde, tüm bedenini bir ürperti sardı. Rahat mıdır diye düşünüp kızağa geçti. Sigara ve kibrit çıkardı. Uşak atla ilgileniyor; koşumları çıkarıyor, onu gayrete getirecek sözler söylüyordu: “Davran benim güçlü yiğidim, yemini de veriyorum şimdi.” Ancak bu sözlerinin atın endişelerini dağıtmaya yetmediğini gördü. Sadece biraz yulaf yedi ama şimdi yemek yiyecek zaman olmadığını göstermek ister gibi geri bıraktı. “Şuraya bir işaret koyalım...” dedi uşak. Kızağın yönünü rüzgâra çevirdi; okların uçlarını birbirine bağladı. “Tamam...” dedi. “Kara batar da ölürsek, biri şu okları görüp gelip bizi kurtarır. Atalarımız da böyle yaparlarmış.” Bey, ne kadar uğraşsa da sigarasını yakamıyordu. Nihayet bir kibriti tutuşturmayı başarıp birini yaktı, dumanını istekle ciğerlerine çekti. Ama rüzgâr, elinden sigarasını alıp götürdü. Bir iki yudum tütünden öyle keyif almıştı ki! Kararlı bir sesle: “Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Sana da bir bayrak yapayım...” dedi uşağa. Demin kızağın içine attığı mendili aldı. Okların bağlandığı kemerlere yetişebilme amacıyla kızağın ön kısmına geçti ve mendili oraya bağladı. Rüzgâr şiddetle bayrağı sallamaya başladı. Tekrar kızağa binen bey: “Bu da tamam!” dedi. Keşke buraya ikimiz sığabilseydik! “Beni merak etmeyin ama atı örtmek gerek, tere batmış!” deyip beyin altından bir örtü aldı. “Böylece sen de korunmuş olursun..” dedi ata sevgiyle. Kızağın yanına gelip beye: “Şu örtüye ihtiyacınız yok...” dedi. Örtü ve biraz saman alıp kızağın arkasına geçti, karda bir çukur kazdı; samanları yere serdi.
Başlığını iyice çekip kürküne sarınarak samanların üstüne oturdu. Bey göz ucuyla uşağını izliyor, yaptıklarına dudak büküyordu. Köylülerin bir cahil sürüsü olduğunu düşünürdü hep. Kızağın içine saman serdi, yan tarafına uzandı. Uykusu yoktu, sürekli aynı şeyi düşünüyordu: Kazandığı veya kazanacağı parayı... Tanıdığı zenginleri, zenginliğin yollarını... Almaya niyetlendiği koruluğu ne kadar önemliydi! Bundan bir servet yapabilirdi: “Meşe ağacından iyi kızaklar yapılır, tabii keresteden de, odundan da...” Yaptığı hesabın sonunda yıllık gelirinin on iki bin ruble olduğunu görüyordu: “Ama ben yine de orayı almak için on bin ruble vermem. Sekiz bine anlaşırım... Üç bini peşin; hele paranın ucunu görsün bir...” Elini paranın bulunduğu cebe attı, para yerindeydi. “Yolu nasıl kaybettik. Orman buralarda; bir baraka falan olmalı. Nedense hiç köpek sesi de gelmiyor...” Dışarının sesine kulak kabarttı; rüzgârın sesinden başka ses yoktu. “Böyle olacağını bilseydim, köyde kalırdım ama önemli değil, sadece bir gün kaybetmiş oluruz. Bu kadar kötü bir havada kimse bu yola girmeye cesaret edemez!” Ayın dokuzunda kasaptan para alacağını düşündü: “Buraya gelmek istiyordu. Beni bulamayacak. Evdeki kadın, ayağımıza kadar getirilen parayı bile almayı beceremez. Cahil bir kadın. Ne yapması gerektiğini bilemez...” Önceki gün ziyaretlerine gelen kaymakama da karısının gereken misafirperverliği göstermediği geldi aklına. “Kadın işte! Zaten görüp bildiği ne ki! Hem, anamın babamın zamanında evimiz neydi ki? Bir samanlık, bir de aşevi... Ama ben bu on beş yılda neler neler kazandım; bir dükkân, iki meyhane, değirmen, buğday ambarı, tarlalar, saç damlı, arabalıklı kocaman bir ev... Bugünlerde herkes kimden söz ediyor: Benden. Niye? Sürekli çalışıyorum da ondan. Kimselere benzemem ben. Yağmur demem, çamur demem çalışırım. Para havadan kazanılabilir mi? Yoo, ter dökeceksin. Böyle, yollarda geceleyeceksin, gözünü bile kırpmayacaksın!” Giderek kurumlanıyordu. “Sanırlar ki insan asil olursa bir şey olur. Ahmaklar! Mironoflar servet yaptı. Niye?.. Çalıştılar! Yeter ki sağlığım yerinde olsun.” Mironofların zenginliği hakkında birileriyle konuşmayı öyle istiyordu ki! Ama kimi bulacaktı? Ne diye köyde kalmamıştı sanki? Zekâsını gösterip övünürdü. Rüzgâra kulak kesildi... Kalkıp çevresine bakındı. Beyaz bir karanlığın içinde, atın sadece başını, kuyruğunu görebiliyordu; gerisi yalnızca kar... “Ne ettim de dinledim şu uşağı... Yola devam etmeliydim. Ne de olsa bir yerlere varırdık. En azından Griçkino’ya döner, ihtiyarın evinde uyurdum. Oysa şimdi bütün gece burada perişan olacağım; ama hayatta zevk var mı ki? En iyisi çalışmak... Bir sigara daha yaksam...” Cebinden sigara çıkardı, fazla kibrit harcamamak için iyice sindi; birkaç denemeden sonra yaktı. İçini bir sevinç sardı. Sigarayı kendisi değil, rüzgâr içtiği hâlde, üç-beş nefes çekince rahatladı. Yeniden uzandı ve iyice örtündü. Geçmişi düşündü ve kazanacağı paraların hayalini kurmaya başladı yine. Birden aklı bulandı; bedeni uyuştu. Bir sallantıyla silkindi; at altından saman mı çekmek istemişti acaba? Ya da içinden gelen bir sallantı mıydı? Kalbi öyle şiddetle atıyordu ki kızağı titretiyor gibiydi. Gözlerini araladı.
KESİNLİKLE TOLSTOY'UN HAYATININ ÖZETİNİ OKUMALISINIZ
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.21 00:25 HonnyB Ya beyler ananızı sikiyim

Şaka maka mada faka okullarda din dersini zorunlu kılanların ben anasını avradını sikiyim meb e göre bütüm dinler eşitmiş amına kodumun dersinde müslümanlık bir konuda ders işlemedim amk budizm hinduizm falan ne olduğunu söylediler sonra orospu çocuğu gibi bu ve bunun gibi dinlere inanıp müslümanlığı reddeden anasının amına cehennemde kavuşucak diyolar bre orospu evlatları ben neden inanmadığım bir dinin dersini işleyim geleceğimi belirleyen anası sikik bir sınavda bile siktimin din adamlarının cümlelerinden anlam kuruyorum amına koyim anasını siktimin yerinde kişi başına 31 cami düşüyor amına koyim eğer azerbaycan türkü kardeşlerimiz bu grupta varsa söylesin zorunlu din dersi varmı ona göre çocuğumu azerbaycanda okutucam amına koyim he okumak dedim aklıma geldi bu amına kodumun eğitim sisteminde sayısal ağarlıklı bir bölüm işleyip (sağlık) sayısal bir okula gitmet istiyorum (msü) ama amına kodumun sözel dersleri zorunlu amk o dersten kalınca sınıf tekrarına düşüyosun okuduğum okulunda böyle eğitim sistemininde amına kodumun yobazlarınında anasını sikiyim ben din dersi işlemek istemiyorum desen bile davayı uzatıp zaman aşımına uğratıyolar ben bu amına kodumun dertlerini bir yere çıkıp düzgünce anlatsam 7 yıldan başlıyo amına koyim bende suriyeliler gibi batıya göçücem bu haller yüzünden her yerde yapmacıklıklar falan hepsinin anasını sikiyim bu amına kodumun redditindeki değerli kgb halkına selamlar olsun oroapu çocukları biri beni ihbar etmeden önce gidiyorum ben hepinizin götünü sikiyim meolaya ve kimbusik e selam olsun
submitted by HonnyB to KGBTR [link] [comments]


2020.11.20 16:54 kedi7nickimi Yazı birazcık uzun ( alıntı )

Türkler Nasıl ve Neden Müslüman Oldu?
Orta okul ve lisede tamamen yüzeysel ve janjanlı bir tarih okuduğumuz konusunda herhalde herkes hem fikirdir. Öyle bir psikolojik dolduruş vardı ki sanki biz Türkler tarihin başlangıcından beri hep Müslüman olarak yaşamıştık! “Nasıl Müslüman olduk?” sorusu “nasıl Türk olduk?” kadar saçma sapan bir soruydu.
Zaten toplumdaki genel kanı İslamiyet öncesi Türklerin putperest, kafir oldukları ve ahlaksızca bir hayat sürdükleri yolundaydı. Ancak, bunun düzmece olduğu ortaya çıkınca bu kez Türklerin kendi dinlerine çok benzediği için Müslüman oldukları, Allah ve Muhammet sevgisiyle elde pala Viyana’ya kadar gidip her yeri şehit kanlarıyla suladıkları iddiası gündeme getirildi.
İmdi, Yeniçeri ordusunun fethedilen yerlerdeki Hristiyan ahaliden küçük yaşta “devşirilen” çocukların eğitimiyle oluşturulduğunu, bunların “paralı askerler” olduklarını, emekli olana kadar maaş aldıklarını, emekli olduktan sonra da devletin bunlara arazi, tarla, vs verdiğinin bir kere daha ayırdına varırsak Viyana’ya kadar olan toprakların fethinde en çok kimlerin kanının aktığını da anlamış oluruz!
İkincisi, madem bu iki din o kadar birbirine benziyordu o halde Türkler niye Müslüman oldu ki? Vice versa Araplar Şaman olamaz mıydı? (Türklerin özgün dinine Şamanlık yerine Gök Tanrı veya Tengrizm/Tengricilik dini de denmekte olup bu konuda bilim adamları arasında görüş birliği yoktur.)
Türklerin 70 yıl kadar süren kanlı bir tarihsel süreç ve savaşlar sonucunda Arap ordularına yenilerek kılıç zoruyla Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldıkları artık gizlenmesine gerek olmayan bir gerçekliktir. Müslüman Araplar kafir (!) Türkleri katlederek, mallarına mülklerine el koyarak, kadınları ve kızlarını köle ve cariye yaparak, Türk kentlerine Arap aileler yerleştirerek, Müslüman olmayanlara cizye vergisi ve çeşitli yaptırımlar uygulayarak Türkleri ite kaka Müslüman yapmayı başarmışlardır. Kuşkusuz, Müslüman olan Türkler ile Müslümanlığa direnen kafir (!) Türkler arasında da çatışmalar ve savaşlar olmuştur. Ancak, bu yazı kapsamında buna değinmeye olanak olmayıp Türklerin salt Araplar ile olan savaşları ve ek olarak eski Türk inançları çok kısa bir şekilde anlatılacaktır.
70 YIL SÜREN ARAP-TÜRK SAVAŞLARI Muhammet’in damadı Halife Ali’nin öldürülmesinden sonra Emevi hanedanlığı (661- 744) hilafeti devralmış ve bu dönemden başlayarak Araplar ile Türkler arasından 670den 740 yılına kadar sürecek yoğun çatışmalar ve savaşlar süreci başlamıştır. Bu 70 yıllık süreci mercek altına aldığımızda, karşımıza yağmalanan Türk kentleri, katledilen, köle ve cariye olarak satılan Türklerden oluşan kanlı ve karanlık bir tablo karşımıza çıkar:
658 yılında Batı Göktürk devleti iç karışıklık ve Çin saldırıları sonucu yıkılmıştı. Doğu Göktürkleri ise o sırada Çin baskısı altındaydılar (630- 681). Bu nedenle, merkezi bir yetke ve dayanışmadan yoksun, birbirinden bağımsız başına buyruk site ve beylikler halinde “İpek Yolu” üzerindeki korumasız zengin Türk kentleri İslam ve cihat inancıyla güçlenen Araplar için kaçırılmaz bir fırsat ve av haline gelmişlerdi. O tarihlerde Türkmenistan (Aşkabat, Merv), Tacikistan-Özbekistan (Buhara, Semerkant, Taşkent, Baykent), Kırgızistan-Afganistan (Talukan) bölgeleri ile Maveraünnehir denilen Seyhun-Ceyhun (Siriderya-Amuderya) nehirleri havzasında yaşayan Türkler, alım, satım, takas ve ticari uğraşın yanı sıra madencilik (altın, demir, bakır) ile de uğraşıyorlardı. Özellikle adı “zengin kent” anlamına gelen Semerkant o devirde çok ünlüydü.
632de Muhammet’in ölümünden sonra Araplarda “halifelik” düzenine geçilmiş, sırasıyla Ebubekir, Ömer, Osman, Ali halife olmuşlardı. İlk kez Halife Osman (644-656) zamanında 2.700 kişilik bir Arap ordusu Fergana’ya kadar geldiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.
muharebe
Halife Ömer (634-644) döneminde de Hazar Türkleri Bulan Han önderliğinde Arap istilasına tüm güçleriyle direnmişler, ancak, Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde çok kalabalık cihat orduları karşısında Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalarak Araplarla barış yapmışlar (737), Araplar bölgeden çekildikten sonra tekrar eski Şaman dinlerine dönmüşlerdir!
Arap akınları Türkleri Müslümanlık’tan o kadar soğutmuş olmalı ki bir tepki olarak Hazar Türklerinde Yahudilik resmi devlet dini olarak kabul edilir (799). Hazar Türkleri VIII-IX. yüzyıllarda “Hazar Barışı” diye anılan bir çağın öncülüğünü üstlenirler. Bu dönem süresince dinsel hoşgörü gelişmiş, halkın çoğunluğu Şamanlığa bağlı kalırken kağan ve yönetici sınıf Yahudilik, tüccar sınıf ise Müslümanlığa geçmiştir. Bugün Kafkasya, Ukrayna ve Polonya’da yaşayan Yahudi Karaylar (Karayim Türkleri) bu soydandır.
TÜRK KENTLERİNİN YAĞMALANMASI Emevi halifesi I. Muaviye (661-680) zamanında Horasan’ı (Doğu İran) ele geçiren ve burasını Türklere saldırı üssü olarak kullanan Araplar Ubeydullah Bin Ziyat komutasında 24.000 kişilik bir orduyla Buhara’yı kuşatır (673). Buhara Meliki Kibaç Hatun diğer Türk beylerinden yardım istese de yardım kendisine gelmez. Arap orduları terör estirip kenti yağmalayıp geri dönerler. Aynı yıl bu kere Osman’ın oğlu Sait komutasında bir ordu yeniden Horasan’dan Buhara’ya doğru yaklaşır. Kibaç Hatun bu kere barış antlaşması yapmak zorunda kalır. Araplar bunun üzerine Semerkant’a saldırır, kent baştan başa yağmalanır, binlerce Semerkantlı köle olarak satılmak üzere Horasan’a götürülür.
Halife Abdülmelik (685-705) döneminde Afganistan (Sicistan) seferi başlar. Bölgenin Türk hükümdarı Rutbil cihat ordularına direnir ve kanlı çatışmalar olur. 699 da Afganistan bölgesinden irili ufaklı bir çok kent Araplarca yağmalanır. Abdülmelik ölünce yerine geçen oğlu Halife Velit’in (705-715) komutanlarından Kuteybe İbni Müslim Baykent ve Buhara’yı ele geçirir. Her iki kent baştan başa yağmalanır, Budist ve Zerdüşt heykellerinden taş olanlar kırılır, altın olanlar ganimet olarak alınır, direnenler kılıçtan geçirilir, kadın ve erkek binlerce kişi köle yapılır . Arap aileler Baykent’e yerleştirilir. Türk aileler evlerini Arap aileler ile paylaşmak zorunda bırakılır. İslami kurallara uymayanlara, sünnet olmayanlara ağır cezalar verilir, her yere camiler inşa edilir, Cuma namazı zorunlu hale getirilir..
kerbela
Şeriat ordularının amansız ilerleyişi karşısında Talukan (Kuzey Afganistan) kenti teslim olur. Buna rağmen Kuteybe’nin askerleri 40.000 kadar Türk’ü öldürüp sağ kalanları kent girişindeki ağaçlara asarlar. Aral Gölü’nün güneyinde bulunan Harzem bölgesini yakıp yıkıp halkı kılıçtan geçirirler. Bundan sonra Arap ordusu Semerkant üzerine yürür. Taşkent ve Fergana’dan yardım gönderilir, fakat birlikler Araplar tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant teslim olur.
Horasan’da ordusunu yeniden hazırlayan Kuteybe en son Kaşgar’a doğru yola çıkar (715). Kaşgar günümüzde Çin’e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bir kenttir. O sırada Halife Velit ölmüş yerine Süleyman İbni Abdülmelik (715-717) geçmiştir. Bu yeni Halife ile arası iyi olmayan Kuteybe Kaşgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak yakalanıp öldürülür..
Yeni halife, Kuteybe’nin yerine Yezit İbni Muhellep’i sefere gönderir. Yezit’in ilk işi Hazar denizinin batısına, Dağıstan bölgesine saldırmak olur (716). Dağıstan Meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Kent yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür. Yezit’in ordusu Hazar denizinin güney doğusunda bulunan Gürgan kentine yönelir. Günümüzde İran’a ait bir kent olan Gürgan (Gorgan) savaşmadan teslim olsa da 50.000 Türk acımasızca öldürülür.
717 yılından itibaren Arapların kendi aralarındaki çatışmalar nedeniyle İslam ordularının saldırıları hız keser. Bunu fırsat bilen Sogdia (Özbekistan-Tacikistan) bölgesindeki Türgişler (Türkeşler) Araplara başkaldırır (720). Türgiş başbuğu Sulu Çor Müslümanlara karşı başlatılan isyanın liderliğini üstlenir . Türk ordusu karşı saldırıya geçerek 728 yılında Buhara’yı geri alır. Semerkant’ı Araplardan geri almak için kuşatır. Ancak, Araplara destek birliklerin gelmesiyle Türkler kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır. 732’de Buhara’yı da terk ederek geri çekilirler. Sulu Çor yardımcısı tarafından bir komplo sonucu 737 yılında öldürülür. Sulu Çor’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar..
turklerin-musluman-olusu
Bu arada Arap saldırıları hız kesmeye başlarken Müslümanlığı kabul eden Türklere ekonomik çıkarlar sağlanmakta, cizye olarak alınan vergiler düşürülmekte, çok daha yumuşak politikalar uygulanmaktadır. Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde Taşkent ve Fergana da Arap ordularına teslim olduktan sonra (740) savaşlar sona erer. Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir, halkın kendiliğinden Müslüman olması teşvik edilmeye başlanır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA… Görüldüğü gibi İslam’ın Türklere kabul ettirilmesi hiç de öyle güle oynaya olmamış 70 yıl kadar süren bu kanlı süreç sonunda Arap egemenliğine boyun eğen Türkler Müslüman olanlara sağlanan ayrıcalıkların da etkisiyle eski dinleri olan Şaman- Göktürk dinini terk etmeye başlamışlardır. Zaten bir süre sonra Abbasi devleti (750-1258) dönemi başlayacak, Türk savaşçılar Arap ordularına katılacaklardır.
Nitekim 751 yılında Talas Irmağı (Güney Kazakistan) kıyısında gerçekleşen bir savaşta ilk kez birleşik Arap – Türk orduları Çin ordusunu yenince bu başarı da Türklerin Müslüman olmasını hızlandırmış, Karlukların ardından Oğuzlar da İslam’a geçmişlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’dan (840) sonra Oğuzlar Büyük Selçuklu Devleti’ni (1040) kurmuşlardır.
ARAPLARIN TÜRK EGEMENLİĞİNE GİRMESİ ! Abbasi devletinin son dönemlerinde Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasıyla Anadolu’da bir sürü Türk beyliği/devletçiği oluşmaya başlar. Bunlardan Osmanoğulları 1224 yılından itibaren güçlenmeye başlayarak hızla devlet olmaya yönelir ve Anadolu birliğini sağlar. Bu arada Abbasi hanedanlığının sona ermesiyle hilafet ve yönetim Memluk hanedanlığına geçmiş ve Memluklar (Mısır) Devleti (1259-1517) dönemi başlamıştır.
1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Doğu Roma-Bizans’ın mirasına konan Osmanlı Devletinin güneye doğru genişlemesiyle Türk-Arap çatışmaları yeniden başlar. Ancak, bu kere Araplar Kahire yakınında Ridaniye’de çok ağır bir yenilgiye uğrar. Üç gün süren sokak savaşlarından sonra Kahire’nin düşmesiyle, Mısır Osmanlı topraklarına katılır. Yavuz Sultan Selim halifeliği Araplardan devralır (1517). Halifelik Osmanlı’nın yıkılışı (1922) ve hilafetin 1924 yılında kaldırılmasıyla sona erecektir.
TÜRKLER NEDEN İSLAM’A DİRENDİLER? Kuşkusuz, “Türkler madem Müslüman olacaklardı neden İslam’a bu kadar çok direndiler? Neden bir türlü Müslüman olmak istemediler?” diye bir takım sorular akla gelebilir tabi ki. Bu bağlamda Türk töresine ve mitolojisine kısaca bir göz atarsak en azından teolojik açıdan bu soruları yanıtlamak mümkün olabilir. (İslamiyet öncesi Türklerin inançları, devirden devire, zaman ve mekana göre müthiş bir çeşitlik ve değişkenlik gösterir.)
Her şeyden önce Türklerin bir peygamberi ve kutsal kitabı olmamasına rağmen Türk destanlarında, masallarında ve Anadolu’da yaşamakta olan bazı grupların (Yörükler, Türkmenler, Aleviler, Mevleviler vs) gelenek ve göreneklerinde Türk töresine özgü inançların izlerine hala rastlamak mümkündür. Türk töresi yüksek erdem, dürüstlük, mertlik, onur, kadına saygı ve sevgi, yaşlılara itibar ve hürmet ile hayvan ve doğa sevgisine dayanan bir yaşam birlikteliği olarak özetlenebilir. Kadın erkeğin yoldaşı, acundaşı, kutlu ailenin temel direğidir. Kadın ve erkek hep birlikte çoluk çocuk eğlenir, yemek yer, dans eder, saz çalar, şarkı söylerler.
Doğa, kırlar, dağlar, göller, ırmaklar, hayvanlar, insanlar ve onların tinleri (ruhları) hepsi birliktedir, birlikte yaşarlar. Acun ve insan uyum içindedir. Şaman, kam, ya da, ozan-büyücü (druide) toplumun tinsel (ruhsal) önderidir. Her şey, her zerre canlıdır, hayat doludur. İnsanlara can vermeden önce gökte kuşlar gibi yaşayan tin “soluk, nefes” anlamına da gelir. Ölüm soluğun kesilmesi, tinin tenden (bedenden) ayrılması olarak algılanır. İnsan tini genelde kuş simgesindedir.
Tin ortak, tenler farklıdır. Hayvan ruhları da insan ruhları gibi ölümsüzdür. Hayvanın ayrı, insanın ayrı evreni yoktur. Evren ve yaşam birliği vardır. Bu tümlük ve ortak acun düşüncesi, kaynağını “Kök Tengri” Gök Tanrı’dan alır. İnsan Gök’ün verdiği yaşam gücünü korumaya ve çoğaltmaya çalışır. Bu yaşam gücü veya yaşam ruhuna “Kut” denir. Kut, “uğurlu, kutsal, şanlı” anlamlarına da gelir. (Kutlu olsun deriz).
Gök, gökyüzü, gökler sadece tinlerin yerleşkesi değil, yaşam gücü olan Kut’un da çıkış yeridir. Edilen dualarda para, pul, servet yerine Tanrı’dan daha çok Kutsal Tin olan Kut’u vermesi istenir. Uzun yaşamın kaynağı Kut’tur. Örneğin, toprağın çoraklaşması Kut’un kaybolması olarak yorumlanır. Geyiklerin, kurtların, hayvanların yavrulaması, doğum olayı, bereket, bolluk Kut’un gücüdür. Hristiyanlıktaki Kutsal Ruh (Ruhulkudüs) gibi Kut doğrudan Tanrı’dan gelir.
Gök Tanrı acunu, göklerdeki yıldızları, güneşi, ayı kapsayan bir varlıktır. Tengri sözcüğü hem somut gökleri, hem de soyut göklerin ruhunu betimler. “Kök Tengri” Gök Tanrı anlamına geldiği gibi “Mavi Gök” anlamına da gelir. Bu aynı zamanda insan soyunun, tüm canlı ve cansız varlıkların kök ve kökeninin “Gök Tanrı” olduğunun gizli bir imgesidir. Bu tanrı-acun-insan-canlılar tümlüğü ileriki yüzyıllarda -Platonizm’in de etkisiyle- Tasavvuf (Mistisizm, Gizemcilik) ve Sufi felsefesindeki “Varlık Birliği” (Vahdeti Vücut) inancının temellerini oluşturacaktır.
Gök Tanrı’nın yeryüzüne yansıması olan Umay bir bereket tanrıçasına özgü tüm özellikleri taşır. Ürünler, ekinler, hayvanlar ve yavruları, analar, gebeler, bebekler, çocuklar yeryüzü Tanrıçası Umay’ın koruması altındadır. İnsan ölünce göğe uçar. “Öldü” yerine “sunkar boldı” (sungur kuşu oldu), ya da, “uçuverdi” denir. Cennet’in adı “uçmag” dır. Kötülerin gittiği “tamag” denilen cehennemde suçlular cezaları bitene dek katran kazanlarına atılır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLMASAYDI NE OLURDU? Türkler Müslüman olmakla kendilerine yabancılaşmış, özgün Türk aile düzeni yıkılmış, kadını ikinci plana atan, feodal aşiret kurallarını (çok eşlilik, kölelik, ağır cezalar, cihat, vs ) dayatan gelenek, görenek ve törelerine tamamen aykırı bir dinin boyunduruğu altına girmişlerdir. Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Ömer Hayyam, Yunus Emre, Mevlana gibi düşünür, bilge ve önderler bu dinsel boyunduruğa kısmen de olsa direnmeye çalışmışlar, daha insancıl, daha sevecen ve evrensel bir inanç arayışına girişmişlerdir.
Eğer Türkler Orta Asya’dan eski komşuları Çinliler ve Japonlar gibi eski inançlarına bağlı kalmış olsalar, kendi Göktürk alfabelerini kullanmaya devam etselerdi acaba ne olurdu? Türkler de Çinliler ve Japonlar gibi bir dünya devi olmayı başarabilirler miydi? Bu iyi mi olurdu, kötü mü olurdu? İyi ve kötüden öte nasıl bir Türkiye olurdu? İleri demokrasi, açılım saçılım, zorunlu din dersi, imam-hatip vs vs olur muydu, olmaz mıydı? İmdi sözü uzatmadan sanırım: ne laik anti-laik, ne İmam Hatip okulları, ne zorunlu din dersi, ne türban, ne çok karıyla evlenmek, ne çocuk evliliği, ne çocuk gelinler, ne huri ne gılman, ne harem ne selam, ne helal ne haram, ne kafir ne gavur, ne misvaklı diş macunu, ne haşema, ne kara çarşaf, ne saç, kıl, tüy, ne hoparlörlü cami, ne de ılımlı İslam gibi dine bağlı ya da dinsel kökenli sorunlar yaşamazdık herhalde değil mi?
submitted by kedi7nickimi to KGBTR [link] [comments]


2020.11.20 02:17 karanotlar 21. Yüzyılın Aykırı Filozofu Ulus Baker’den Yaşama ve Aşka Dair 10 Alıntı

21. Yüzyılın Aykırı Filozofu Ulus Baker’den Yaşama ve Aşka Dair 10 Alıntı
https://preview.redd.it/g6gsg71rpa061.png?width=740&format=png&auto=webp&s=29207413f72b5938277c6bdafee10d1753ad621f
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu Ulus Baker, ünlü filozoflar Sipinoza ve Deleuze'den pek çok çeviri yaparak akademik literatürde kendine önemli bir yer edinir. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Özgür Üniversite'de sinema tarihi ve sosyoloji dersleri verir. Camı sürekli düşen gözlüğünün bir camı bir gün tamamen düştükten sonra "Yahu Ulus, gözlüğünün camı düşmüş değiştirsene." diyenlere "O benim sağlam gözüm zaten niye değiştireyim ki?" diye cevap verir. 47 yaşında hayata gözlerini yuman Ulus Baker ardında, kaleme aldığı pek çok kitabı ve makaleyi bırakır. O kitaplardan ve makalelerden sizler için seçtiğimiz alıntılar:
1) "Televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretmeye başladım. Oradaki yayın çok iyi, haberleri daha güvenilir, gelip geçen bir iki uçak dışında pek reklam almıyorlar ve asıl önemlisi akşamları gök gürültülü sürpriz programlar var. Filmler genellikle kırlangıçların hayatı üzerine ve belki biraz monoton, ancak oldukça realist."
2) Bir duygu bir şey değildir,bir simge, bir imaj değildir. Bir değişmedir. Bu değişme zorunlu olarak bir dereceden başka bir dereceye geçiş halidir.
3) "Spinoza'da düşünmek "fikirlere sahip olmaktan" başka bir şey değildir. Descartes, "Düşünüyorum.", "Ben düşünen bir şeyim." diye haykırdığı halde, Spinoza düşünme eylemini kanıtlamaya kalkışmaksızın, insanın düşündüğünü nötr bir dille belirtir. Düşünmek, fikirlere sahip olmak, insan bedeninin dışındaki şeylerle karşılaşmalarında etkilenmesinden başka bir şey değildir. Düşünce sadece bir etkileniş, ve aynı zamanda tanımlanması tözünün birliğini ortadan kaldıracak olan genel bir nosyon niteliği de taşıyan bir kip olduğu için; "Ben düşünen bir şeyim." demenin bir alemi yoktur. İçimizden geçen her duyguyu, her bir duygu dünyadaki tekilliklere ithaf edilmiş veya hasredilmiş olduğu için, düşünme diye adlandırırız. Genel olarak düşünme diye bir şey yoktur, tersine düşünce, tamamen, zihni oluşturan bir insan eylemidir."
4) "Kederli ruhların desteklenmek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır."
5) “Dostum başka bir ‘’kendimdir’’ ve onun erdemini gözlemlerken kendiminkini görür ve tanırım."
6) "Spinoza "amor"dan, yani sevgiden bahsediyordu, cinsellikten bağımsız olarak; tıpkı sevinç ile kahkahanın aynı şey olmadıkları gibi, sevgi de cinsellikten ayrı düşünülebileceği bir boyuta yerleştirilmek zorunda... Bu bir platonizmi asla gerektirmiyor, çünkü platonik aşk denen şey bir "bütünleşme" mantığına dayanıyordu ve Spinoza'nın açıkça söylediği gibi, sevginin yalnızca bir sonucuydu, nedeni değil..."
7) "Ölüm konusundaki en ilginç felsefi tutumu Spinoza’da buluyoruz; canlı bireyin özünün değil varoluşunun sonlanışı olarak ölüm onun için bir hiçtir ve onun bilincine hiçbir kavram sunamaz. Başka bir deyişle bir hiçlik olan ölümü düşünmek bir hiçten ibarettir."
8) "Hegel; tarih insan ırkındaki bir gecikme halidir diyor. Bir tür gecikmişlik, yani doğaya göre gecikme, her şey geç geliyor, o yüzden tarihimiz var. Zaman diye, geçmiş diye bir şeyimiz var; hayvanlarinsa geçmiş diye bir derdi yok. Çünkü gecikmemişler, şu anda varlar, yani yaşam anlarında varlar. İnsanın bir geçmişi var çünkü gecikerek yapmış bir şeyleri, sanata geç başlamış söz gelimi."
9) "İyilik kendine ait değildir artık; siyasal düşünürler modern toplumda "iyi bir düzen nasıl kurulur"un peşinde değildirler. Halk ise kendinden masum değildir; iktidar tarafından kendisine hizmet edilecek, adanılacak bir amaç olarak ilan edilen varlıktır, insanların üzerine bu masumiyet bir etiket olarak, üzerlerinden ancak suç ve terör aracılığıyla atabilecekleri bir yüklem olarak yapışmıştır."
10) "Salt korku ile devlet ayakta tutulamaz. Devlet, kendini destekleyenleri umutla, diğerlerini ise korkuyla yönetir . Her iktidar insanlarda duygular ve tutkular uyandırarak çalışır. Umut ile korku bu duyguların en belirginleridirler. Ama iktidar bunları “kederli” duygular haline dönüştüren, yani insanların, bendeler olarak güçlerini ve kudretlerini azaltmaya, azımsamaya yarayan temel unsurdur.
Ulus Baker'in Sanat ve Arzu Seminerleri'ni izlemek isteyenler için:
https://www.youtube.com/watch?v=3LX4SSX9L1w&feature=emb_title

https://ceotudent.com/ulus-baker-sozleri
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.11.19 12:48 bosypion Karabağ hakkında bilmedikleriniz - Sevan Nişanyan (Karabağ Azerbaycan'ın Eline Geçmeden Önce Yazılmıştır)

http://nisanyan1.blogspot.com/2020/10/bes-melikler-karabagn-asr-derecededaglk.html

Beş melikler
Karabağ’ın aşırı derecede dağlık (dolayısıyla ulaşımı güç ve ekonomik açıdan marjinal) olan iç kısmında Ermenilerin birtakım yerel beyler önderliğinde Türk hanlıklarına ve İran devletine karşı bir tür kısmi özerkliği yüzyıllar boyunca korudukları anlaşılıyor. Aynı durumu aşırı derecede dağlık olan başka yerlerde, mesela Sason’da, Zeytun’da, Ermeniler yerine Nasturileri koymak şartıyla Hakkari’de, Azeriler yerine Kızılbaş aşiretlerini koyarak Dersim’de görürüz. Hemşin 18. yy’a dek benzer yapıdadır. Rodoplarda, Arnavutluk’ta, Suli’de, Peloponnes’in Mani Yarımadasında, Ege adalarında da buna benzer öyküler buluyoruz. Türk-İslam egemenliği ekonomik açıdan verimli ve askeri açıdan kontrolü kolay olan ovalara yoğunlaşmış, dağlık kesimleri – bir miktar haraç ödemek ve ovayı fazla taciz etmemek şartıyla – dağlılara bırakmış görünüyor.
Ermeni anlatısında Karabağ’ın soyları efsanevi Ermeni krallarına dayanan beş melik ‘hanedanından’ söz edilir. Hanedan sözcüğünün burada fazla iddialı olduğunu, beşli bir stabil yapıdan söz etmenin de tarihe taşıyamayacağı kadar fazla anlam yüklemek olduğunu düşünüyorum. Beyliklerin Rusya’ya biat ettiği 1799 tarihinde kendine ‘melik’ unvanını layık gören beş yerel şef mevcuttu demek daha doğru olabilir. Meliklerin isim ve unvanları, İslam ile Ermenilik arasında en azından 1799 öncesinde zaman zaman tereddütte kaldıklarını düşündürür: Melik Beğleryan, Hasan Celaliyan, Şahnazar Şahnazaryan, Atabekyan, Allahverdi Han, Allahkuli Sultan... (Yan yerine +oğlu yahut +kulu ikame etmek de mümkün olmalı.) Belki 1730’lardan itibaren Rus gücünün bölgede belirmesi, yerel egemenlerin Ermenilik hissiyatının keskinleşmesine hizmet etmiş olabilir.
Her halükarda 19. yy başındaki Rus kayıtlarına göre dağlık bölgedeki köylerin tamamına yakını (77 köyün 70 kadarı) Ermenidir. İlginçtir ki, Türk fethinden 750 yıl sonra Ermeni coğrafyasının başka hiçbir yerinde bu denli kompakt bir Ermeni yoğunluğu bulunmamaktadır. Yani, şayet öyle terimlerle dünyayı algılayan biriyseniz, Dağlık Karabağ 19. yy başında dünyada kalmış olan en has Ermeni diyarıdır.
Cevanşir Han
Karabağ Hanlığının kurucusu – ve Karabağ adını coğrafyaya kazandıran kişi – Penah Ali Han Cevanşir’dir. Yerel Türk beylerindendir. Nadir Şah’ın ölümünden sonra İran’ın kargaşaya düştüğü 1748 yılında hanlığını ilan eder. Ağabeyini öldürterek melikliği gaspetmiş olan Şuşa bölgesi hakimi Melik Şahnazar ile diğer Ermeni meliklerine karşı ittifak eder; onun kızı Hurizad’ı oğluna alır. Daha sonra Hınzıristan köyünün (yine Ermeni) egemeni Mirzahan da ittifaka katılır. Cevanşir Şuşa’da görkemli bir saray inşa ettirerek oraya yerleşir. Yerel Ermenilerle İslam/Türk beyi arasındaki ilginç simbiyoz, bize belki Hakkari beyleri ile Ertoşi aşiretinin yerel Nasturi-Hıristiyan aşiretlerle yüzyıllar süren ittifakını anımsatıyor. Dersim’de Kızılbaş aşiretleri ile Ermeni köylüler arasındaki ilişkinin de çok farklı olduğunu sanmıyorum. Atlı ve silahlı İslam beyleri, ekip biçmeyi tercih eden Ermeni köylülerin işine gelmiş.
Cevanşir’in oğlu Halil İbrahim Han Rus istilasına dek Karabağ hanı olarak kalır. İran’a karşı bir dizi savaştan sonra 1795’te Şahın egemenliğini kabul etmek zorunda kalır. Cevanşirler 1905 ve 1920 olaylarında da önemli roller oynarlar.
Kaçıncı kuşak torunlarından merhum Dr. Behbut Cevanşir bir dönem Teşvikiye’de kulak doktorumdu. Sağır olan sağ kulağımı kurtaramadı.
1813’te Gülistan Antlaşmasıyla bugünkü Azerbaycan (artı Karabağ) toprakları Rus egemenliğine girer. Bunu izleyen 15 yılda İran’dan gelen çok sayıda Ermeni muhacir Şuşa’ya yerleşir. Daha önce Ermeni köyleriyle çevrili bir Azeri kalesi olan Şuşa, yaklaşık eşit nüfusa sahip Türk ve Ermeni mahallelerinden oluşan kalabalık bir kent niteliği kazanır. Kafkasya’daki ilk Ermeni matbaası (galiba) burada kurulur, ilk Ermenice gazeteler burada yayımlanır, tiyatro vesaire denemeleri yapılır. Ancak 1828’de Türkmençay Antlaşması ile Erivan Hanlığı da Rus yönetimine girince, Rusların ‘Ermenileştirme’ politikasının odağı Şuşa’dan Erivan’a kayar. Bu kez Osmanlı’nın Kars, Ağrı, Erzurum bölgelerinden göçen büyük muhacir kitleleri Erivan ve çevresine iskan edilir. Şuşa ikinci plana düşer.
Ağaoğlu Ahmet
1905’te birinci Rus ihtilalinin en sıcak günlerinde Şuşa’da Türklerle Ermeniler arasında kanlı çatışmalar çıkar, iki taraftan yüzlerce insan öldürülür. Çatışmanın nedenleri konusunda doğru dürüst bir analiz bulamadım. Tahminimce Ermeni nüfusunun – hem Şuşa hem Erivan’da – hızlı artışının bozduğu toplumsal dengeler önemli bir faktördür. Ermeni tarafının 1890’lardan itibaren gütmeye başladığı bağımsız milli devlet ideali (tıpkı aynı dönemde Bulgaristan ve Makedonya’da yaşandığı gibi) bir etnik temizlik programına yol açmış olabilir. Tam aynı yıllarda Azerilerin de Osmanlı Türkiyesi ile birleşmeyi ya da en azından işbirliğini öngören Pantürkizm rüzgarlarına kapılmış olması, karşı tarafta da benzer emellerin rol oynamış olabileceğini düşündürüyor. Dağlık Karabağ, Rusya Türkleri ile Türkiye arasında aşılması güç bir coğrafi engeldir. Karabağ’daki toplumlararası çatışmalara katılan Azeri militanlarının şefi Ağaoğlu Ahmet de Pan-Türkçü düşüncenin Rusya çapında parlayan yıldızlarındandır.
Ağaoğlu daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadroları arasında yer alacak, Ankara’da TBMM hükümetinin basın ve propaganda müdürü olacaktır. Oğlu Samet Ağaoğlu Demokrat Parti döneminin İçişleri Bakanıdır. Torunlarından Tektaş Ağaoğlu Sovyet yanlısı Marksist partilerimizden TSİP’in başkanı oldu. Diğer torunu merhum Mustafa Kemal Ağaoğlu bir dönem yakın arkadaşımdı; az kalsın beraber şirket kuracaktık. Üçüncü kardeş Sitare Ağaoğlu ile 1986’nın yılbaşı gecesi Bilsak’ta karşılıklı sahne alışımız bir kuşağın belleklerine kazınmıştır.
Sovyet mühendisliğinin zaferi
1918’de Rus imparatorluğunun dağılmasından sonra Karabağ’ın statüsü Paris Barış Konferansına havale edilir. Çağın moda düşüncesi ‘ulusların kaderini tayin hakkı’dır. Karabağ ilinin (dağ + ova) nüfus çoğunluğu tartışmasız Azeri Türktür. Ama Dağlık Karabağ’ın nüfusu (Şuşa şehri hariç) açık farkla Ermenidir. Şimdi ne olacak?
Mayıs 1919’da Dağ Karabağlılar İngilizlerin güvencesine kanarak, barış konferansı sonlanıncaya dek geçici olarak Azeri idaresine girmeyi kabul ederler. Azeriler derhal ulusların kaderini tayin etme sürecine girip 5 Haziranda Dağlık Karabağ köylerinde geniş çaplı bir Ermeni katliamı düzenler. Taşnak partisi bunun üzerine Azeri yönetimine karşı ayaklanma ve gerilla savaşı başlatır. Mart 1920’de Ermeni militanları Nevruz bayramından yararlanarak Karabağ’daki Azeri polisine yönelik büyük bir kıyım gerçekleştirir; yüzlerce polis öldürülür. Karşılık olarak Azeriler iki gün sonra Şuşa’nın Ermeni mahallesine saldırır. Mahalle yerle bir edilir; kime inanacağınıza bağlı olarak 500 ila 20.000 Ermeni öldürülür.
Şuşa’nın Ermeni kesimi 1960’larda Kruşçev dönemine dek mahvolmuş bir harabe olarak kalacak, onun yerine dikey olarak 500 metre aşağıda Stepanakert (Hankendi) şehri kurulacak, Ermeni özerk yönetiminin başkenti olarak hizmet edecektir.
Azerbaycan ve Ermenistan’ın Sovyet yönetimine girmesinden sonra Ankara yönetimi, Azerbaycan ile Türkiye arasında üçlü bariyer oluşturan Karabağ, Zangezur ve Nahçivan’ın Azerbaycan’a verilmesinde ısrarcı olur. Sovyet tarafı Zangezur’un Ermenistan’a katılması lehine oy kullanır. Bugünkü Ermenistan’ın güneye sarkan kısmı olan Zangezur’da Komutan Njdeh liderliğindeki Ermeni gerilla kuvvetleri üç yıl süren çatışmalarda evvelce çoğunluk olan Azerileri azınlığa düşürmeyi başarmıştır. Nahçivan, Türkiye ile ortak sınırı olmamak kaydıyla Azerbaycan’a bırakılır (sınır koridoru sağlayan Aralık ilçesini TC daha sonra İran’dan satın alacaktır). Dağlık Karabağ bir süre sürüncemede kaldıktan sonra Ermeni nüfusun özerk yönetimi garanti edilerek Azerbaycan’a bırakılır. Ankara bunun üzerine Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasındaki Laçin ve Kelbecer koridorlarının Ermenilerden arındırılarak Karabağ-Ermenistan temasının kesilmesini talep eder. Ankara ile iyi ilişkileri gözeten Stalin, Lozan müzakerelerinin en sıcak dönemine denk gelen günlerde Türk talebini onaylamayı uygun bulur. Koridordaki Ermeni köyleri boşaltılır; lakin yerine Azeriler değil Kürtler yerleştirilir. 1923’te Laçin ve Kelbecer ilçelerini kapsayan Kızıl Kürdistan reyonu kurulur. Uzun ömürlü olmaz, 1929’da iptal edilir.
İki ilçede Kürt nüfusu 1980’lere gelindiğinde ne kadardı, bilgi bulamadım.
1988-1994 savaşı
Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Karabağ’da yaşananları elbette hatırlıyorsunuz. 1988 başında Sovyetlerin günlerinin sayılı olduğu hissedilir. Azerbaycan’da milliyetçi politikalar Haydar Aliyev’in Parti Birinci Sekreteri olduğu 1969’dan itibaren artan oranda gündeme gelmiştir. Kavga Dağlık Karabağ’da Azericenin zorunlu eğitim dili yapılması meselesinden patlak verir. 11 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Ermenileri ayaklanır; Azeri memurlar bölgeden kovulur. Öfkeye kapılan Azeriler 28 Şubatta Bakü’ye yakın Sumgayıt kentinde Ermenilere karşı büyük bir pogrom düzenler. Türkiye’nin 6-7 Eylül, 1978 Maraş ve Çorum olayları, 1993 Madımak katliamı vs. münasebetiyle gayet iyi tanıdığı yöntemlerle organize kalabalıklar Ermeni evlerini basar, 100 civarında insan öldürülür. Bu tür olaylar sonraki yıllarda eski Sovyet coğrafyasında vukuat-ı adiyeden olacaktır. Ancak 1988 için bir ilktir ve tüm Sovyetler Birliğinde dehşet uyandırır. Kasım 1988’de Azerbaycan’ın ikinci kenti olan Gence’de (o zamanki adıyla Kirovabat’ta) yine bir Ermeni pogromu gerçekleşir; anlatan tarafın tercihine göre onlarca veya binlerce Ermeni öldürülür. İzleyen aylarda Azerbaycan’da yaşayan Ermeni nüfusun tamamı ile Ermenilere yakın sayılan Hıristiyan Udi halkı, çoğu zaman feci koşullarda Azerbaycan’ı terk etmek zorunda bırakılır. Sovyet sayımlarına göre 1988 öncesinde Azerbaycan’da 500.000’e yakın Ermeni ve 10.000 Udi vardır. Dağlık Karabağ reyonunda olan 120.000 kadar Ermeni kalır. Demek ki yaklaşık 390.000 kişi göçmüş olmalı. Buna karşılık Ermenistan’da yaşayan 120.00 (Ermeni iddiası) ila 180.000 Azeri (Azeri iddiası) yurtlarından sürülür.
1994’e dek feci derecede kanlı bir savaş sürer. Ermenilerin zaferiyle sonuçlanır.
Savaşta Şuşa’yı ellerinde tutan Azeri güçleri, Şuşa’dan kuşbakışı görünen Stepanakert kentini sürekli top ateşine tutarlar. Şehir yerle bir olur; sivil halktan çok sayıda kişi ölür. 2 Mayıs 1992’de Ermeni milisleri cüretkâr bir operasyonla Şuşa’yı ele geçirirler. Stepanakert’e ve 1920 katliamına bilmisil kentin Azeri kesimi yerle bir edilir.
2008’de Arsen’le beraber Şuşa’nın yarı yıkık, terk edilmiş sokaklarını gezdik. Harabeye dönmüş Gevher Ağa Camiinin içine girdik. Ani’de ve eski Van kentinin yıkıntılarında hissettiğimiz duyguların benzerini yaşadık.
Gelelim bugüne
Tavrımı baştan net söyleyeyim. Dağlık Karabağ halkı, yurdu, canı ve özgürlüğü için bir mücadele vermiş ve kazanmıştır. Kaybetseler bugün Azerbaycan’ın geri kalan kısmında olduğu gibi Dağlık Karabağ’da da Ermeni kalmazdı.
Olay bundan ibarettir. Siyah ve beyazdır. Uluslararası diplomasinin birtakım kaypaklıklarını gerekçe ederek, aradan otuz yıl geçtikten sonra bunu rövanş konusu yapmak savunulabilir bir tavır değildir. Vaktiyle Sırbistan, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Arabistan vesaire de aynı gerekçelerle ve aynı yöntemlerle mücadele etmiş ve hukuken Osmanlı devletine ait görünen birtakım toprakları silah zoruyla elde etmişlerdir. Bugün Karabağ’a “hukuken Azeri toprağıdır” diye saldırmayı hak görenlerin yarın Balkanlarda ve Ortadoğuda aynı iddia ile ortaya çıkmamaları şaşırtıcı olur.
Dağlık Karabağ dışında Ermenistan ve Karabağ kuvvetlerinin işgal ettiği diğer topraklarda Ermeni pozisyonunun bu kadar berrak olmadığını teslim etmek zorundayız.
İşgal edilen yerleri ikiye, hatta belki Agdam’ı ayrı tutarak üçe ayırabiliriz.
Birinci bölge, Laçin ve Kelbecer koridorları, Dağlık Karabağ’ın güvenliği için elzemdir. Bu koridorlar olmadan Dağlık Karabağ makul bir siyasi birim olarak varlığını sürdüremez. İki koridordan işlek olanı Laçin bağlantısıdır. Kelbecer yolu, Karadeniz vadileri gibi dehşetli sarp, dar bir boğazdır. Sadece Dağlık Karabağ’ın kuzey kesimi ile Ermenistan’ın Geğarkunik vilayetini birbirine bağlar; Azerbaycan’ın geri kalan kısmıyla mantıklı bir bağlantısı yoktur. Buranın iadesini savunanlar bence coğrafyadan pek haberdar olmadıkları için bu fikre kapılıyorlar.
İkinci bölge güneydeki Fuzuli, Cebrayil, Kubatlı ilçeleri ile Bazarçay/Vorotan vadisidir. Bu bölgede sayıları yüzü bulan Azeri kasaba ve köyleri boşaltılmış, mal varlıkları talan edilmiş, evler sistemli olarak yıkılmış, geriye dünyanın hiçbir bölgesinde 21. yüzyılda benzeri olmayan bir harabeler zinciri kalmıştır. Ermeni devleti açısından bir utanç vesilesi olması gereken bu korkunç tabloyu Google haritasında kolayca izleyebilirsiniz. Evet, tüyler ürperticidir.
Ermenistan 1992-1994’te ele geçirdiği bu yerleri iskan etmemiş veya edememiştir. Çünkü Ermenistan’ın buralara iskan edecek ekstra nüfusu yoktur. Azerbaycan’dan kaçan 400 bine yakın Ermeni Ermenistan’a değil Rusya’ya veya Batı ülkelerine göçmeyi tercih etmiştir. Ermenistan’ın bu yerleri ayağa kaldıracak ekonomik gücü de yoktur. Bu yüzden yüze yakın kasaba ve köy, otuz yıldan beri hayaletkent olarak kalmıştır.
Ve fakat Ermenistan’ın bu bölgeden geri çekilmesi de kolay değildir. Çünkü Ermenistan – tıpkı İsrail gibi – bir devlet olarak varolma hakkını dahi sorgulayan iki güçlü düşmanla çevrilidir. Uzak hamisi Rusya dışında sınırdaş olan tek potansiyel dostu İran’dır. Ve asıl Ermenistan’ın İran’la 55 kilometrelik sınırı, askeri açıdan neredeyse hiç değerinde olan olağanüstü dağlık ve sapa bir hattır. Dağlık Karabağ’ın güney tamponunu ele geçirmekle Ermeniler İran’a 130 kilometrelik bir sınır açmakla kalmamış, İran ile Ermenistan arasındaki tek makul karayolu bağlantısı olan Bazarçay vadisini de elde etmiştir. Askeri açıdan bu bölgeyi terk edebilirler mi? Ya da karşılığında ne tür güvenceler isteyebilirler? Bu konularda bilgim yok. Öte yandan 400 kilometrekarelik bir saha ilelebet nüfustan arındırılmış bir no man’s land olarak tutulabilir mi? Onu da sanmıyorum.
Hayal kuralım. Bölgenin askeri kontrolünün Ermenistan’a bırakılması, buna karşılık göçertilen Azerilerin, güvenlikleri ve kültürel ve siyasi hakları sıkı uluslararası güvencelere bağlanmak suretiyle geri gelmelerine izin verilmesi acaba bir çözüm olabilir mi? Sanırım şimdilik ütopik bir yol olarak görünüyor. Türk ve Azeri milli duygularının otomatik bir refleksle karşı çıkacağı kesin. Yani Türkler, Ermenilerin egemenliğinde mi yaşayacak? Daha neler?
Buna karşılık Azeri/Türk tarafı Dağlık Karabağ Ermenilerinin Azerbaycan bünyesinde özerk bir birim olarak mutlu mesut yaşayabileceklerini savunuyorsa, Azerilerin Ermenistan bünyesinde özerk bir birim olarak yerleştirilmesine niye karşı çıksın? Bu sorunun da çok makul bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.
submitted by bosypion to BlogArsiv [link] [comments]


2020.11.18 19:18 bosypion Ekonomi Nedir - Esra Ergin

Ekonomi Nedir

Ekonomi nedir dediğimizde sınırı olmayan insan ihtiyaçlarını, kıt kaynaklarla karşılama faaliyetlerini inceleyen sosyal bir bilim olarak tanımlanır. Toplum genelinde; tüketim, üretim, paylaşım, gelir, kalkınma, büyüme gibi önemli toplumsal konuları inceler. Kaynakların kısıtlı olması nedeni ile insanlar farklı seçenekler arasından tercihte bulunmak durumunda kalırlar. Bu sebeple ekonomiye “tercih bilimi” de denmektedir. İnsanoğlunun ilkel yaşamdan itibaren temel ihtiyaçlarını karşılamakla ilişkili olan, ekonomi kavramı hayata geçmiştir. İlkel yaşamda, trampa ekonomisi olarak bilinen, malın diğer bir malla takası ile gerçekleşen ekonomik uygulama ile insanlar çeşitli ihtiyaçlarını sağlamışlardır. Bu durum insanoğlunun ilk tanıştığı ekonomi kavramlarının; ihtiyaç, fayda sağlamak, değer yaratmak ve fiyat olduğunu göstermektedir. Ekonomi bireyden işletmelere, ülkelere ve tüm dünyaya birbirine bağlanan bir ağdır. Örneğin iyi bir işletme yönetimi ülke ekonomisini doğrudan etkiler.
Ekonomi ikiye ayrılır. Bunlar; pozitif ve normatif ekonomi olarak bilinir. Pozitif ekonomi; mevcut durumla ilgilenendir. Değer yargılarını barındırmaz. Normatif ekonomi ise; değer yargılarına büyük önem vererek, ne olması gerektiğini inceler.

Ekonomi Ne Demek?

Türk dil kurumu tarafından ekonomi kelimesinin eş anlamlısı olarak Arapça kökenli olan iktisat “kasıtlı, bilinçli, ılımlı hareket” kabul edilmiştir. Türkçeye “tutumluluk” olarak geçtiği bilinmektedir. Yunanca kökenli olan ekonomi “ev, çiftlik idaresi” olarak tanımlanmaktadır. Ekonomi, yaşanan olaylara neden, sonuç ilişkisi ile yaklaşır. İnsan davranışlarının neden ve sonuçlarını, sadece ekonomik yönünden inceler. İnsanları kendi çıkarları içinde olan iktisadi bireyler olarak nitelendirir. İstekler sınırsız buna karşılık kaynaklar sınırlı ise ortaya kıtlık sorunu çıkar. Kıt kaynakların ne kadar, nasıl üretileceği yani üretim yönetimi için yolların belirleneceği ve ne şekilde bölüşüleceği ise ekonomi bilimini doğurmuştur. Ekonomi ne demek sorusunun karşılığı kelime anlamıyla böyledir. Zamanla bir bilime dönüşmüştür.

Ünlü Ekonomistlerin Ekonomi Tanımları Nelerdir?

Ekonominin Temel Kavramlarını İnceleyelim

İhtiyaç kavramı; ihtiyaç giderilmediği sürece üzüntü ve acı yaratan bir duygudur. İnsanın yaşamına devam edebilmesi için soluma, giyinme, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçları bulunmaktadır. Hayati olan bu temel ihtiyaçlar dışında kalan ihtiyaçlara ise sosyal ve kültürel ihtiyaçlar denmektedir. Bu durumihtiyaçlar hiyerarşisiile açıklanmıştır. İhtiyaçlar piramidi de denen bu kavramda; piramidin tabanını zorunlu ihtiyaçlar, orta kısmını kültürel ihtiyaçlar ve piramidin tepe kısmında sosyal ihtiyaçlar yer alır.
Fayda kavramı; ürün veya hizmetlerin, ihtiyaç olanı giderme kabiliyeti ve derecesine verilen addır. Tüketici bir ürün veya hizmetten sağladıkları ile tatmin duygusuna erişir. Tüketicinin ulaştığı bu tatmin duygusuna fayda denir.
Değer kavramı; Ürün ve hizmetlere gösterilen öneme, değer denmektedir. Bireyler veya toplum, bir ürün veya hizmetin değerini; sağladığı fayda, fazla veya az bulunması ve o ürün veya hizmetin kalitesine göre belirler. Eğer ürün veya hizmetin değeri sadece sağladığı fayda ile ölçülseydi suyun değerli madenden daha kıymetli olması gerekirdi. İnsanoğlu değer tayin ederken, mal veya hizmete tüketici ne kadar sınırlı olarak ulaşıyorsa onu ölçü almaktadır. Aslında insanoğlunun bencilliği, sınırlı olan ürün veya hizmete yüksek değer vermesi ile oluşur.
Fiyat kavramı; ürün veya hizmetin parasal açıdan değerinin ifade edilmesine fiyat adı verilmektedir. Ürün veya hizmetin değeri, bulunduğu ekonomideki uygulanan ortak değer ölçüsünde, parasallaştırılarak fiyat olarak ifade edilir. Bu değer mutlaka madeni para veya kâğıt para olmak zorunda değildir. İlkel yaşamdan itibaren tarım ürünleri, kolyeler, altın paralar ortak değer ölçüsü olarak kullanılmıştır. Fiyat istikrarı, bir ülke ekonomisinin vazgeçilmez temel unsurudur. Merkez bankasının asıl amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.

Ekonominin Alt Dalları Hangileridir?

Bir bilim dalı olan ekonomi, yeryüzünde bulunan kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırı olmaması yüzünden, mevcut kaynakların daha verimli olarak kullanılabilmesi amacıyla kurulmuştur. Ekonomi, incelediği konulara göre pek çok alt dala ayrılır. Bu alt dallardan en önemli olanları hangileridir, inceleyelim.
Tüm bu kavramlar zaman içerisinde ekonominin bir bilime dönüşmesi ile şekillenmiştir. Ekonomi nedir sorusuna kelime anlamı olarak özünde tutumluluk olarak cevaplasak da bu tutumluluğunun farklı koşullarda uygulanma biçimleri arasında farklılıklar görülür.
Ekonomi ne ifade eder?
Yunanca kökenli olan ekonomi “ev, çiftlik idaresi” olarak tanımlanmaktadır. Ekonomi, yaşanan olaylara neden, sonuç ilişkisi ile yaklaştığı için, insan davranışlarının neden ve sonuçlarını, sadece ekonomik yönünden inceler. İstekler sınırsız buna karşılık kaynaklar sınırlı ise ortaya kıtlık sorunu çıkar, bu durum kaynakların nasıl üretileceği ve ne şekilde bölüşüleceği soruları ile ekonomi bilimini doğurmuştur.
Ünlü iktisatçı F.Falke ekonomiyi nasıl tanımlar?
İktisatçılar, ekonomi kavramını farklı açılardan değerlendirmişlerdir. F.Falke ekonomi tanımını şu şekilde ifade etmiştir. “Bir ülkenin doğal varlığının ve bir toplumun sosyal düzeninin oluşturduğu sınırlar içinde, belirli hayati hedeflere ulaşmak için mevcut kaynakların ölçülü ve özenle kullanılması ve bu konudaki faaliyetlerin planlı bir şekilde yürütülmesidir.”
Ekonominin temel kavramlarından olan fiyat neyi ifade eder?
Ürün veya hizmetin parasal açıdan değerinin ifade edilmesine fiyat adı verilmektedir. Ürün veya hizmetin değeri, bulunduğu ekonomideki uygulanan ortak değer ölçüsünde, parasallaştırılarak fiyat olarak ifade edilir. Bu değerin mutlaka madeni para veya kâğıt para olmak zorunda olmadığı, ilkel yaşamdan itibaren tarım ürünleri, kolyeler, altın paralar ortak değer ölçüsü olarak kullanılmasından görülümüştür.
submitted by bosypion to BlogArsiv [link] [comments]


2020.11.18 09:20 glutensizbeslenme Işıklı Banket Çalışması

Işıklı Banket Çalışması
Banketler yayalar için yürüyecek yol ayrılmayan karayollarında görülmektedir. Bu kısımlar yol için ayrılmamış olup bir çizgi ile yol ve banket birbirinden ayrılmaktadır. Araçların zorunlu durumlarda bu yollardan faydalanabileceği banketler için boyalar bulunmaktadır. Göçmen asfalt yol olarak ışıklı banket çalışması yapmakta ve trafik için birbirinden güvenli hizmetler vermekteyiz.

https://preview.redd.it/lw0lez65kyz51.jpg?width=1140&format=pjpg&auto=webp&s=24013985e1577e277a0eb948b5aa22d9c17511a3
Banketler için yapılan yol çizgileri için bu iş kullanılan özel reçineli boyalar kullanılmaktadır. Yapılacak çalışmanın en faydalı sonuçları vermesi için işlemin yapılacağı yolun özellikleri öncelikle göz önünde bulundurulmaktadır. Daha sonra yolun ihtiyaçlarına göre farklı belirginlikte banket çalışması yapılmaktadır.
Kaynak : https://asfaltfirmalariankara.com/isikli-banket-calismasi-2/
submitted by glutensizbeslenme to u/glutensizbeslenme [link] [comments]


2020.11.17 08:28 bilcomm123 Pvc boru

Polivinil klorür anlamına gelen pvc boru lavabo, duşa kabin, küvet gibi ortamlarda rögar ya da kanalizasyon gibi ortamlarda şebeke suyunun kullanımı sonrasında ortaya çıkan pis suların bina dışına çıkılmasına yardımcı olmaktadır. İnşaat sektöründe çok fazla kullanılan pvc boru dayanıklıdır. Uzun ömürlü ve dayanıklı oluşu onu tercih sebebi yapacaktır. İç kısımları pürüzsüz ve düz olduğundan dolayı kirler direkt olarak borudan atılacağı için bakteri üreme ihtimali de bulunmamaktadır. Pek çok alanda kullanılan ve inşaat sektörünün vazgeçilmezi olan bu borular beton ve pik borulara göre hafif borular arasında yer almaktadır. İşçiliklerinin kolay olmasının yanı sıra kimyasal maddelere de dayanımı fazladır ve korozyon riski bulunmamaktadır.
Pvc boru aynı zamanda işçiliği çok kolay olan bir borudur. Kesilmesi ve montajı kolay olması sebebi ile yüksek işçilik maliyetleri de gerektirmemektedir. Elektrik iletme özelliği bulunmayan bu borular ses yalıtımı sağlarlar. Bu sayede gürültü kirliliğinin de önüne geçerler. Özellikle soğuk bir iklime sahip olan bölgelerde bu tarz pvc boru kullanılıyor ise boruların bakımlarının yapılması ve korunması gerekir. Çapları farklı olan borular bulunmaktadır. Bu boruların boyları da 120’den 3000 mm’ye kadar devam etmektedir. Birbirilerine mutlu olarak eklenen bu boruların zorunlu olarak çıkarılması durumunda ise contalı manşon ve muflu kullanılmaktadır. Boruların uzun süre dayanmaları için açıktan döşenmemeleri gerekiyor.
Pvc boru halk arasında pimaş boru olarak da adlandırılmaktadır. Firmamız tarafından imal edilen bu borular son derece kullanışlı ve uzun ömürlüdür. TS 274 EN 1452 kalite standartlarında imal edilen borularımız kimyasal maddeler ile maruz kaldığında yanma yapmaz. Sadece atık sularda değil temiz su sitemlerinde de pvc boru kullanılabilmektedir. Suya koku vermeden tahliye işleminin gerçekleşmesine yardımcı olan bu borular suyun tahliyesi için ideal ve kaliteli çözümler sunmaktadır. PVC atık su borusu ve basınçlı içme suyu borusu olarak iki türü bulunan bu borular tarımsal sulama şebekesi, tahliye hatları, sınai ve kimyasal tesisler, pis su şebekeleri gibi farklı ortamlarda rahatlıkla kullanılabilmektedir. Siz de yaygın olarak şebekelerde kullanılan bu boruları hemen firmamızdan uygun fiyatlar ile sipariş edebilirsiniz.
submitted by bilcomm123 to u/bilcomm123 [link] [comments]